MOLA

Cenap Şahabettin’in Bağdat Mektubu

İtikadımca güzel şehirlere ya sabahleyin erken yahut akşam üstü geç vâsıl olmalı: Tulû‘  ve gurûbu hemen takip eden dakikalarda her memleket kendi ruh ve şiirini açar; şark veya garbın bûse-i ziyası altında beldenin şukûfe-i zârı açılır; her tarafı kendi kendisinin gûya bir hayâl-i şâirânesi olur.

Biz Bağdat’a güneş doğduktan sonra biraz sonra girdik. Tatlı bir nevâziş-i hava cephemi serinletiyordu. Semâ içerisine aydınlık vurmuş bir sadberkin göbeğini hatırlayacak müstesna bir renkte idi. Bu semâ altında zerrîn bir toz gibi hava güneşi pudralıyor, güneş gubâr-ı envârı ile Bağdat’ın ilk bahçelerini nahlistanlarını, ilk kasırlarını yaldızlıyordu.

Ben şimdi bir rüyadan diğerine geçiyordum; tasavvurumdaki Bağdat bir rüya idi, karşımdaki bir diğer rüya… Memnuniyet beni kendi nazarımda sanki büyütmüştü; gözlerimdeki arzû-yı temâşa ile bütün âfâkı dolduruyordum; bana öyle geliyordu ki yanımda kendimden başka kimse yoktu. Ruhumu şehrin üstünde bir tayr-ı hurâfât gibi kanat germiş, hür ve hâkim hissettim.

Nehrin sâhil-i şarkîsinde birer süslü kafes gibi süslü ve oynak yapılar, yalıların yanında çiçek sepetleri gibi asılı bahçeler ve bahçeler gibi çiçekli balkonlar var; zengin yapraklar ve rengîn goncalar şâhnişînlerin oymalı parmaklıklarına hayat veriyor. Bu goncalar ve bu çiçekler gûyâ Dicle’nin birer pistân-ı ıtrıdır: Hanımelleri yâsemenlere sarılmış, perîşân saçlar ve çılgın demetler halinde suyun kenarına taşarken zakkumların asabî kokusu fullerin baygın râyihâsını biberliyordu.

Hava o kadar hafif, o kadar mutedil, o kadar rakîk ü nâzenîn ve temâsı öyle yumuşak, öyle melîn, öyle nevâzişkar ki şakağınızı okşayan bir hemşire eli veya korkak ve serî bûselerler saçlarınıza dokunan bir âşıka dudaı zannedersiniz ve öyle ılık, öyle muattar ki şimdi bir güzel kadın sînesinden çıkmış denilenilir ve öyle mevvâc, öyle cevvâl, öyle şûh ve serbâz ki genç göğüslerinden uçmuş ve yine genç göğüsler arıyor, dedim.

Şimdi bahçelerin arasındayız Nesîm-i subhun getirdiği râyihâlar o kadar meyveleri ihtâr ediyor ki insan onları dudakları ile toplayarak dili üstünde eritmek istiyor; limon, portakal, turunç, kebbâd vesair nârenciyât kokuları…

İnce, hafif ve neşve-âmiz bir şakîka içinde gözlerimi kapadım.

*

Hayır, Bağdat’ın ebediyen öldüğüne inananlar aldanıyorlar. Şu yuvalar gibi zî-rûh bostanlar, şu kafesler gibi şûh ve şen kâşâneler, şehrin hiçbir zaman doğurmaktan mahrum kalmadığı zinde zekalar, bunların hepsi bana temîn ediyor ki Bağdat hâlâ Hârûnu’r-Reşid’in hayat-ı muhabbetini yaşıyor ve bir hayat-ı muhabbet yaşadığı için hâlâ gençtir: Zira her âşık, yaşı kaç olursa olsun, delikanlıdır, derler!

Tarih burada mine’l-kadîm bir mel‘abe-i şi‘r ü aşk bir neşîde-i aşk u şeref oldu. Burada dudaklar nağme ve bûse için kana bulanmış ve kapler hûn-i muhabbet uğrunda paralanmıştır. Onun için kahraman-ı Irak bir ziyafete gider gibi mev‘id-i muharebeye atılır ve zifâfa girer gibi leyl-i ebedîye geçerler.

Yook, Bağdat ölmemiştir. Bağdat ölmek lazım gelseydi ifrât-ı terennüm ve ifrât-ı taaşşuktan ölürdü ve kâtili şi‘r ü aşk olurdu!

Evet, tantana-i Abbasîye sekiz asırdan beri susmuş, Bağdat yarım bir hayat-ı sükût u idbâr yaşıyor… Fakat sukût hiç bir zaman sükûtu getirmemiş, yıkılan ipekli ve altınlı sarayların enkâzından Dicle kenarında yine pür-şi‘r ü sürûr, ikametgâhlar meydana gelmiştir.

İçindekiler izhâr-ı mevcudiyet ettikçe bir şehir helâk olmaz ve bir insan hakikaten zî-hayat ise velvele-i tarihîyesinden âzâde kalan yerlerde nefsini daha ziyâde zî-hayat hisseder: Fuzûlî, Bağdat’ta terennüm etmekle iki kere isbât-ı dehâ ve sedâ etmiştir! Evet dört asırdan beri Osmanlı edebiyatının en güzel kâfiyelerinde medfûn u muattar uyuyan yanık hisler burada doğmuştu. Fuzûlî’nin kapanmış gözlerinden edebiyatımıza hâlâ ziyâ-yı hayat ve ebediyen sükût eden dudaklarından kulaklarımıza bugün bile terâne-i hissiyât geliyor. Fuzûlî kısmen toprakta erimiş, fakat ruhu; daima bir manzara-i ihtizâr gibi melûl u mağmum, ruhumuzun üzerindedir. Dört asrın ötesinde kalan âheng-i bükâsı bugüne kadar Türk sînesinden çıkmadı. Fuzûli’yi okurken sanırım ki bütün geçmiş seneler sükût eder ve sanırım ki Divân’ını okumuyorum, fakat kendisini dinliyorum. Zamandan istikbâle doğru şâir o enîn-i müessirle haykırmış ki sesini şimdi bile yanımızda duyarız. Âlem-i nazmımızda Fuzûlî, âsümânımızda güneş gibi ebedîdir. Bütün eş‘ârımız nûr u harâreti ondan aldı… Cisim, ruh hepsi fenâ-pezîr olabilir; yalnız dehâet ebedîdir, o vüs‘ati ile her zaman temellük eder. Yâ Rabbî, bu büyük adamın ne büyük kalbi varmış. Dört yüz bu kadar seneden beri hûn u hayatı kaplere aktığı halde yine tükenmedi!.. Bu ilâhî şâir -Me’mûn’un gerdûne-i haşmet ve şevketine bedel- kendi zevrakçe-i hissiyâtı üstünde esvât-ı elem ü garâmı ile hâlâ Dicle’yi titretirken Bağdat’a hayatsız denebilir mi?

Hayır, Bağdat yaşıyor. İşte damları üstünde solgun dumanlar ince sorguçlar muavveç tüyler teşkil ediyor; işte hurma dalları uzun, kibar birer el ve hurma yaprakları uzun kibar birer parmak gibi balkonları, pencereleri, balkonlarda gezen sîneleri ve pencerelerden uzanan cepheleri sıvıyor ve okşuyor; işte bunların eteğinde Dicle, yalıların hayaliyle buruşmuş ve hârelenmiş, taze ve sergeşte-i muhabbet bir kadın gibi ağlıyor ve giryesiyle yaşıyor.

Bağdat’ta yalnız insanlar değil, bütün anâsır, bütün eşbâh, edâ-yı Fuzûli ile giryân u müterennim yaşıyor ve diyor ki: Yaşayacağım!

 

*    İktibas: Cenap Şahabettin, Âfâk-ı Irak Kızıldenizden Bağdat’a Hatıralar, Bülent Yorulmaz (haz.), İstanbul: Dergâh Yayınları,  s. 89-92

EDİTÖRDEN

SEMİNERLER

Vakıf faaliyetlerinin en gelenekseli olan seminerler, her yıl güz ve bahar dönemlerinde gerçekleşiyor.

DETAYLI BİLGİ


BİZİ TAKİP EDİN

Vakfımızla ilgili gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakabilirsiniz.