Bilim ve Sanat Vakfı Yaz Seminerleri:“İslam Dünyası”

Bilim ve Sanat Vakfı tarafından her yıl kademe öğrencileri için düzenlenen yaz seminerleri 29 Ağustos-3 Eylül 2016 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Seminerlerin bu yılki konusu farklı tarihsel tecrübeler çerçevesinde “İslam dünyası”ydı. 2016 ve öncesi kademe öğrencilerinin yanısıra İstanbul dışından da öğrencilerin katılımıyla yaklaşık 120 katılımcının takip ettiği programda 10 sunum ve 1 söyleşiden oluşan toplam 11 oturum gerçekleşti. Birbirinden farklı disiplinlerden konuşmacıların sunumlarında İslam dünyasının temel olarak ne anlama geldiği kavramsal, teorik ve pratik düzlemlerde konuşulup tartışıldı. İslam dünyasının bir kavram olarak analizinin yanısıra, hem tarihsel arka plana odaklanan hem de yaşadığımız dönemle bağlantılar kuran tebliğler dinlendi. İslam dünyası başlığının altında Ümmet, Dâr’ül İslam gibi mefhumların klasik kavrayışlardan hareketle kavramsal ve teorik düzlemlerde tartışılmasının ardından dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan Müslüman topluluklarının yaşadığı siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel sorunlar masaya yatırıldı. Mevcut durumun tarihsel bir perspektifle değerlendirilmesine ek olarak, İslam dünyasının geleceğine ilişkin de pek çok muhtemel senaryo üzerinde duruldu. Öte yandan öğrenciler üç farklı tartışma grubuna ayrılarak konuşmalarla paralel ilerleyen tartışmalar yürüttüler. İsa Karabaşoğlu’nun koordinatörlüğünde gerçekleşen ilk tartışma grubunda “Ümmet, Millet, Birey: Farklı Kimlikler Ne İfade Ediyor?” sorusu; Sabri Akgönül’ün koordine ettiği ikinci tartışma grubunda “İslam dünyası Sömürgecilikten Arındı mı?” sorusu; ve Volkan Uzundağ’ın yönettiği üçüncü tartışma grubundaİslam dünyasında Din-Siyaset İlişkisi Nereye?” sorusu merkeze alınarak üç saatlik bir zaman dilimi içinde tartışmalar gerçekleştirildi. Sunumlar ve tartışma gruplarının akabinde düzenlenen “Değerlendirme Toplantısı”yla yaz programı tamamlandı. Program boyunca gerçekleştiril en 11 oturumun içerikleri anahatlarıyla şu şekildedir:

Ahmet Okumuş, “İslam Dünyası Kavramı”

Ahmet Okumuş, yeryüzünün bir bölgesinin nasıl ve hangi şartlar içinde “İslam’ın Dünyası” hâline geldiğini, Müslümanların kendilerine ait bir dünyayı nasıl tefrik ve temyiz ettiklerini, ilk olarak İslam’ın ortaya çıktığı coğrafyanın konumuna, sonrasında yayıldığı coğrafyaların niteliklerine ve en son olarak bu coğrafyaların jeo-stratejik karakterine odaklanarak üç başlıkta tartıştı. Bu başlıklar altında Okumuş; Mekke-Medine’nin dinler tarihi açısından önemli, fakat iktidarın tarihi açısından ise bir o kadar önemsiz mevkiler olduğunu söyledi. Bununla birlikte bu şehirler, ticaret yolları üzerinde kuruldukları için farklı dünyalarla irtibata açık ve bulundukları bölge itibariyle hem kadim medeniyet havzalarının gelişip serpildiği ve uzun mesafe ticaretinin yapıldığı bir coğrafyayla temas halinde olmuşlardır. Jeopolitik açıdan ise İslam dünyası, farklı güç dengelerinin ortasında bulunan, jeopolitik literatürde ‘kenar-kuşak’ şeklinde nitelenen bir bölgede yayılım göstermiştir. Müslümanların bugün de benzer koşullar altında  kendilerine bir dünya kurmak zorunda olduklarını belirten Okumuş, önümüzdeki görevleri şöyle ifade etti: Farklı süper güçler arasında kendimize bir alan açmak, siyasi parçalanmışlığa rağmen kozmopolit bir üst-kültür oluşturmak ve örselenmiş insan onuruna seslenebilmek.

Ahmet Özel, Dâr Kavramı Çerçevesinde İslam Dünyası”

Ahmet Özel, devletlerin temel üç unsuru; bugün nasıl egemenlik, nüfus ve toprak ise aslında bu durumun geçmişte de geçerli olduğunu, İslam dünyasındaki Dâr’ül Harp kavramının böylesi bir ülke algısı üzerine bina edildiğini vurguladı. Kavramın, oryantalistlerce savaşçı bir söylem içinde yorumlanmasını eleştirerek, Dâr’ül Harp’in savaşılması gereken devletler biçiminde değil de “yabancı devletler” şeklinde yorumlanması gerektiğini söyledi. Ardından Özel, İslam’da savaşın hangi koşullarda meşru olduğunu ayetler ışığında tartıştı. Kur’an-ı Kerim’de savaş ile ilgili ayetlerin ‘savaşa izin vermeyen’ ayetler, ‘savaşa izin veren’ ayetler ve ‘savaşı emreden’ ayetler olmak üzere üç ana başlık altında toplanabileceğini tespit etti. İkinci grup ayetlerde savaşın “sizinle savaşanlarla savaşın” ve “haddi aşmayın” uyarılarıyla iki biçimde kayıt altına alındığının altını çizdi. Üçüncü grup ayetlerin ise hiçbir kayıt içermeyen mutlak ayetler olduğunu, ancak bu ayetlerin de barış içinde bir arada yaşama ihtimalinin kalmadığı bir duruma işaret ettiğini belirtti. Sünni ulemanın savaş konusunu belli ayetlere odaklanmayarak bütüncül bir perspektifle değerlendirdiğini ve bu kavrayışın günümüz real-politik açısından da en doğru kavrayış olduğunu söyleyerek konuşmasını tamamladı.

Kasım Kopuz, “Ümmet Kavramının Tarihsel Dönüşümü”

Kasım Kopuz, ümmet kavramının tarihsel dönüşümünü ele aldığı konuşmasında ilk olarak kavramın ortaya çıkışına dair farklı görüşleri aktardı; emme (yönetmek) fiilinden geldiğini söyleyen ulemanın yanısıra, üm (anne) kökünden geldiğini belirten akademik çalışmaların bulunduğunu belirtti. Ümmetin “inançlılar topluluğu” anlamına geldiğini savunanların da olduğunu ifade etti. Kavramlar tarihindeki sosyal-bilimsel metodolojinin müşahhastan mücerrete doğru gitmesi gerektiğini hatırlattı. Kavramların tekabül ettikleri gerçekliğe uygun olarak tarihsel süreçte değiştiğini, yeni içerikler kazanarak yeniden yapılandığını söyledi. Ümmetin mücerret manada dini bir topluluk anlamına geldiğini ifade ederek Hz. Peygamber döneminde esasen Müslüman toplumunu tanımlamak için kullanılmaya başlandığını belirtti. Modern dönemde gelişen ulusçuluk akımının yeni bir aidiyet biçimi önerdiğini, bu gelişmelerin ise ümmet kavramının yeniden tanımlanmasını gerektirdiğinin altını çizerek sözlerini noktaladı.

Zübeyir Nişancı, “Diasporada Ümmet”

Zübeyir Nişancı, konuşmasında genel olarak ümmetin günümüzdeki temel varoluşunun diasporaya dayandığını ancak bunun topyekûn olarak negatif görülmemesi gerektiğini vurguladı. Diaspora’nın karşıtı olan ‘yurt’ kavramı, kişinin kendisini güvende hissettiği, moral üstünlüğün bulunduğu bir yer mânâsına geliyor. Nişancı, vatanından uzakta yaşamanın bir takım avantajlarda içerdiğini dile getirdi. Diaspora, kişinin kendisini güvende hissetmemesinden dolayı kişiyi düşünmeye sevk ediyor, farklı kültürlerle konuşma imkânını arttırıyor, kapalı bir dil örgüsünün yerine iletişime açık bir dilin gelişimine katkı sunuyor. Buna mukabil, diasporada yaşamanın en önemli dezavantajının ise bütün meşruiyeti karşı tarafa yükleyerek kendi benliğini yitirmek. Nişancı, diasporada farklı tecrübeler sonucunda üç tipik grubun oluştuğunu vurguladı: içe kapananlar, dışa kapılanlar ve ikisi arasında denge kurmaya çalışanlar. Anayurtta yaşamanın kişiye kattığı moral ve üstünlük duygusu gibi pozitif yatkınlıklarının yanısıra atalet ve ezoterik dil örgüsü gibi negatif sonuçlar da doğurabildiğinin altını çizerek konuşmasını tamamladı.

Nurullah Ardıç, “Modern Dönemde Hilafet Tartışmaları ve Günümüze Yansımaları”

Nurullah Ardıç konuşmasına ‘halife’nin Hz. Peygamber’in vekili anlamına geldiğini belirterek başladı. Halifeye itaat konusunda açık ayetler ve mütevatir hadislerin olduğunu, ama asıl tartışmanın ‘ulu’lemr’in ne anlama geldiğinde düğümlendiğini belirtti. Şiilerde halifelik yerine imamet anlayışının olduğunu, Sünni gelenekte ise hilafet tartışmalarının devlet yönetimi ve sultanlık bahisleri çerçevesinde oluşmuş Ahkâm-us sultaniye literatüründe yer aldığını vurguladı. Halifelik kurumunun tarihsel sürecini Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar’ın tecrübeleri ışığında aktardıktan sonra modern dönem hilafet tartışmalarına geldi. Modern dönemde halifelik tartışmalarında gelenekçiler (İzmirli İsmail Hakkı, Said Halim Paşa), modernist İslamcılar (Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmet Akif Ersoy) ve sekülerler (Mustafa Kemal, Ziya Gökalp) olmak üzere üç ana eğilimin varlığından bahsetti. Gelenekçilerin halifeliği hem dünyevi hem uhrevi liderlik olarak gördüklerini, modernist İslamcıların ise halifeliği dünyevi liderlikle sınırladıklarını, buna karşın sekülerlerin de halifeliği uhrevi liderlikle çerçevelediklerini belirterek sunumunu sonlandırdı. 

Hasan Kösebalaban, “Günümüz İslam Dünyasının Siyasal Meseleleri”

Hasan Kösebalaban, uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi perspektifiyle İslam dünyası üzerine bir okuma gerçekleştirdi. Her ülkenin yaşadığı toplumsal, siyasi krizlerin farklı olduğunu belirttikten sonra Kösebalaban, İslam dünyasının yaşadığı sorunları en genel anlamıyla dört başlıkta tartışabileceğimizi belirtti. En önemli sorunun siyasi parçalanmışlık olduğunu ifade eden Kösebalaban, Samuel Hungtington’ın medeniyetler tasnifinde siyasi bütünlüğün iki istisnasından birinin İslam dünyası olduğunu aktardı. Kösebalaban’a göre bunun tarihsel açıdan temel nedeni, sömürgecilik pratikleridir. İkinci mesele, Müslüman ülkelerdeki siyasal sistemin demokratik olmaktan ziyade otokratik bir karakter sergilemesidir. Üçüncü sorun ise Müslüman devletlerin hiçbirinin küresel düzeyde Müslümanlar hakkındaki karar mercilerinde yer almaması, müzakere süreçlerine dâhil olmamasıdır. Kösebalaban, ilk üç probleme bağlı olarak gelişen dördüncü sorunun ise şiddete dayalı siyasal eğimler olduğunun altını çizdi. Uzun vadeli değil kısa vadeli çözümler öneren şiddet pratiklerinin İslam dünyasında  ön plana çıkarılmasını tenkit ederek konuşmasını tamamladı.

Mehmet Köse, “Türkiye ve İslam Dünyası”

Mehmet Köse, İslam dünyası denilince Batı’daözellikle çöl, deve ve Taliban gibi imajların akla geldiğini tespit ve tenkit ederek konuşmasına başladı. Ortadoğu nüfusunun Müslüman toplumunun toplam nüfusu içindeki yerinin üçte biri, Müslüman nüfusunun da toplam dünya nüfusunun içindeki yerinin altıda biri olduğunu belirttikten sonra, Türkiye’nin İslam dünyasına ilişkin politikalarına değindi. Ak Parti dönemi öncesinde dış politikanın risk almayan statükocu batılı elitler tarafından kararlaştırılıp icra edildiğini, bu anlayışın ilk olarak Özal’la birlikte değişmeye başladığını ama asıl olarak Ak Parti’yle birlikte değiştiğini belirtti. Bu süreçle birlikte toplumsal yapının belli başlı niteliklerinin siyaset kurumu aracılığıyla dış politika süreçlerine etki eder hâle geldiğini söyledi. Siyasi sürecin bürokrasi üzerinde de etkili sonuçlar doğurduğunu belirten Köse, kamu yapısındaki Yunus Emre Enstitüsü, Yurt Dışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı ve TİKA gibi kurumsal yapılarla politik değişimin pratikleştiğini belirterek konuşmasını tamamladı.

İsmail Yaylacı, “Ümmet ve Uluslararası İlişkiler”

İsmail Yaylacı, ümmet kavramının uluslararası ilişkiler bağlamındaki geçerliliği, anlamı ve imkânlarına odaklanan bir konuşma gerçekleştirdi. Samuel Hungtington’ın medeniyet eksenli tezinin bir ölçüde ümmet kavramıyla beraber düşünülebileceğinin altını çizdi. Teritoryal egemenlik anlayışı üzerine kurulmuş modern devletler sistemine ümmet kavramıyla meydan okunabileceğini ifade eden Yaylacı; devleti aşan, dini ve kültürel uzlaşımlara yaslanarak evrensel başka birlikler veyahut topluluklar tasarlamanın İslam dünyası açısından elzem olduğunu vurguladı. Ona göre, uluslararası ilişkiler bağlamında ümmeti düşünmek demek, Müslümanların bağımsız ve özerk (otonom), özerk bir hayat sürmelerinin şartlarını araştırmak demektir. Dışlayıcı ve homojen ulus konseptine karşı kapsayıcı, geçişken, yurtsuz, diasporik ümmet nosyonunu tartışmaya açmak gerektiğini belirten Yaylacı, konuşmasını, ümmetin bir fantezi değil, aksine düzenleyici bir kavram, bir ufuk ve aynı zamanda da bir realite olduğunu belirterek sonlandırdı.

Mustafa Özel, “Küresel Ekonomide Türkiye ve İslam Dünyası”

Mustafa Özel, İslam dünyasının ve İslam dünyası içinde en önemli ekonomik gücü temsil eden Türkiye’nin ekonomik performanslarını kapitalizmin geçirdiği tarihsel süreçleri hesaba katarak analiz etti. Küresel ekonomilerle mukayese edildiğinde ortaya çıkan açığın temelinde belli bir iş tutma tarzından yoksun oluşun yattığını ileri sürdü. Ona göre dünya tarihinde etkili olmuş büyük ekonomilerin asıl başarısı, belli iş tutma modellerini icat etmeleridir. İslam dünyasındaki ekonomik geri kalmışlığın temelinde niceliksel bir sorunun değil, organizasyon eksikliği gibi niteliksel bir sorunun bulunduğunu tespit eden Özel, 1980 sonrasında kurulan İslami Kalkınma uygulamalarının başarısızlığını örgütlenme sorunu çerçevesinde değerlendirdi. Bu nedenle küresel ekonomi politiğin, ne ekonomik kısmında (G-7) ne de politik kısmında (P-5) İslam devletlerinin yer almadığının altını çizdi. Kapitalizmin gelişiminde içinden geçtiğimiz sürecin finansal genişleme süreci olduğunu belirten Özel, finansal kapitalizmin İslam dünyasındaki uygulamalarının, faizin yasak olmasından kaynaklı sorunlara yol açtığını ifade ederek konuşmasını noktaladı.

Tahsin Görgün, “Çağdaş İslam Düşüncesinin Temel Meseleleri”

Tahsin Görgün konuşmasında modern dönemde Müslüman zihinlerdeki temel problemin Said Halim Paşa’nın yüzyıl öncesinde Buhranlarımız adlı eserinde ortaya koyduğu şekliyle devam ettiğini belirtti. Geçen yüzyıldan beri İslam dünyası büyük krizler ortasında kalmıştır. Müslümanlar esasen emperyalizm ve ateist hümanizm olmak üzere iki temel olgunun basıncını üzerlerinde hissetmişlerdir. Emperyalizm çağının şafağında siyasi ve toplumsal gövdesi parçalanan İslam dünyası, buna paralel olarak batılı zihniyet kodlarının etkisi altına girmiştir. Nietzsche’nin “iktidar iradesi” kavramıyla açıkladığı modern süreçte insan, dünyanın merkezine oturarak, evrenin tek hâkimi biçiminde kendini algılamaya başlamıştır. Varlığın esasını güç istencine dayandıran Batı, insanlığın kaderini de kendinde görmüş ve görmeye de devam etmektedir. Dini dışlayan modern paradigmaya sadece İslam’ın direndiğini ve bunu da başardığını belirten Görgün, düşüncemizin günümüzdeki temel meselelelerinin bireylik ile Müslümanlık ve Müslümanlar ile diğer topluluklar arasındaki rabıtanın nasıl kurulacağında düğümlendiğini ifade etti. Son olarak Görgün, geçmişteki zengin mirasımızın çağdaş sorunlarımızı çözecek engin bir birikime sahip olduğunu söyleyerek konuşmasını sona erdirdi.

Mehmet Güney, “Gördüğüm İslam Dünyası”

Mehmet Güney, 1980’lerden bu yana yakından izlediği ve yer yer bir parçası olduğu tecrübelerden hareketle bir İslam dünyası okuması gerçekleştirdi. Güney’e göre İslam dünyasının en büyük problemi Müslüman toplumların kendi içindeki mücadeleleri ve şiddete dayalı örgütlenmeleridir. Gençlik döneminde “vatan” nosyonunu küçümsemek gibi romantik bir yaklaşımının hatalı olduğunu ifade eden Güney, pek çok mücahidin çok halis niyetlerle hareket ettiğini; ancak yürütülen stratejiler konusunda hayati hatalar yaptıklarını, günümüzdeki mücadelenin esasını eğitim olgusunun oluşturması gerektiğini ifade etti. Son olarak ise İslam dünyasının diğer bölgeleriyle mukayese edildiğinde gerek sahip olduğu kurumsal kapasite gerekse de İslami anlayış bakımından en avantajlı unsurun Türkiye olduğunu ve İslam dünyasının dirilişinin mümkün olabileceği tek coğrafyanın Anadolu coğrafyası olduğunu vurgulayarak konuşmasını sonlandırdı.

EDİTÖRDEN

SEMİNERLER

Vakıf faaliyetlerinin en gelenekseli olan seminerler, her yıl güz ve bahar dönemlerinde gerçekleşiyor.

DETAYLI BİLGİ


BİZİ TAKİP EDİN

Vakfımızla ilgili gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakabilirsiniz.