Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya ile İstanbul Şehir Üniversitesi Üzerine

Gökhan Çetinsaya

Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya ile İstanbul Şehir Üniversitesi Üzerine
 
Söyleşi: Vezir Meydan
 
İstanbul Şehir Üniversitesi hangi iddia ile kuruluyor?
İstanbul Şehir Üniversitesi, Bilim ve Sanat Vakfı’nın öteden beri sürdürdüğü arayışın bir parçası olarak vücut buldu. Bu yönüyle “gerçek bir vakıf üniversitesi” olarak ortaya çıktı. Temel iddiası, Türkiye’de özgün, güçlü ve yeni bir üniversite ortaya koymak. Üniversite fikrini, en ideal ve anlamlı haliyle Türkiye’de temsil etmek üzere bir araya gelen insanların kurduğu, kurmaya çalıştığı bir yapı var karşımızda. Ülkemizin bilimsel araştırma birikimine sahici katkılar yapmak iddiası bizim için önemli bir iddia. Bunun yanında, eleştirel düşünme becerisi ile donanmış, alanının bilgisi ile kuşanmış, öğrenmeye ve üretmeye açık mezunlar vermek de bizim için çok önemli. Üniversitemizin bir iddiası da içinde bulunduğu kültürel havzanın, toplumsal çevrenin gerçek sorularının formüle edilmesine ve bunlara dönük çözüm önerileri oluşturulmasına katkı yapmak. Çabamız, bu iddiaların hayata geçirilebilmesi.
 
Süreç nasıl şekillendi? İstanbul Şehir Üniversitesi’nin tarihsel seyri hakkında bilgi verir misiniz?
Şehir Üniversitesi fiili olarak kuruluş çalışmalarına 2007 yılında başladı. Kamu tüzel kişiliğini 31 Mayıs 2008 tarihinde kazanan üniversitemiz, resmen 1 Haziran 2008’de Tophane’deki irtibat ofisinde faaliyete başladı. Fakat tekrar belirtmeliyim ki, üniversite fikrinin oluşması, hazırlanması, pişirilmesi daha eskiye dayanıyor. Üniversitenin daha önce başlayan arama, araştırma süreci Tophane’deki ofisin kurulmasından sonra da devam etti. Bizim, adına “Araştırma-Geliştirme Grubu” dediğimiz ve bünyesinde dinamik ve yetkin isimleri barındıran bir akademik topluluk “iyi bir üniversite”nin ne anlama geldiğini ve Türkiye’de iyi bir üniversite kurmanın metodolojisinin ne olması gerektiğini tartışmaya başladı. Burada önemli olan nokta, bizi son derece zenginleştiren bu tartışmanın iki düzlemde yürümüş olmasıydı. Birinci düzlemde, grup içinde farklı bölümler, programlar, disiplinler özelinde ve üniversitenin genel akademik perspektifine ilişkin tartışmalar yer alıyor. İkinci düzlemde ise, dışarıdan, seçkin akademisyenlerle yapılan derinlemesine mülakatlar vardı. Birçok isimle, çok ama çok verimli söyleşiler yaptık, tartışmalar yürüttük. Sözkonusu isimlerin kimler olduğunu merak edenler, internet sayfamızdan (http://sehir.edu.tr) öğrenebilirler. Kuruluş sürecinde önemli gördüğüm başka unsurlar da var. Üniversite yönetimi, kuruluş kanunu çıktıktan sonra iki kritik karar aldı. Birinci kritik karar, üniversitenin hakkıyla eğitim ve öğretime geçebilmesi için iki yıl sonra, 2010-2011 eğitim-öğretim yılında öğrenci almaya başlaması kararı oldu. İkinci kritik karar ise, ilk belirlenen kampüs yerinin değiştirilmesi kararıydı. Bu kararlara yönelik çalışmalar hemen başladı. Kampüs ile ilgili yeni bir başvuru yapıldı ve Özelleştirme İdaresi ve Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğünce özelleştirme kapsamında olan Tekel’in Cevizli Sigara Fabrikası üniversite kurulması için tahsis edildi. Şu anda kampüs tasarım ve düzenlemesi çalışmaları başarıyla sürdürülüyor.
 
Üniversitenin öğrenci almak için iki yıl beklemesi yerinde bir karar mı?
Son derece yerinde bir karar bu. Biz, iyi örgütlenmemiş bir yapıyla öğrencilerimizin önüne çıkmak istemedik. Maalesef onlarca örneğini görmek zorunda kaldığımız, iyi örgütlenmemiş üniversitelerden biri de Şehir Üniversitesi olsun istemedik. Biz, fazla sayıda öğrenci alan, öğrencilerini bir an önce mezun etmeye çalışan, üniversiteyi kâr amaçlı ve piyasa merkezli bir kurum olarak gören bir tarza sıcak bakmıyoruz.
 
Üniversite-piyasa ilişkileri çok tartışılan bir konu. Bu konuda ne tür bir perspektifi olacak üniversitenin?
Piyasayı, daha doğru bir söyleşiyle piyasaları dışlamayan, fakat eğitim ve araştırma sürecinin merkezine de koymayan bir yaklaşımı daha doğru buluyoruz. 
 
Yapılanma, iyi örgütlenme meselesine dönelim.
Şu ana kadar akademik örgütlenme bağlamında üniversitenin zihinsel çerçevesini oturtmaya, teorik hareket noktalarımızı tahkim etmeye çalıştık. Bu çerçevede bütün bir yıl boyunca üzerinde durduğumuz, tartıştığımız fikirlerimizi bir kalıba sokabilmek, onları bilimsel bir metotla da ifade edebilmek için bir stratejik plan çalışmasına girdik. Bu plan çalışmasının bir parçası olarak da 31 Mayıs 2009’da, Bilim ve Sanat Vakfı’nda geniş katılımlı bir arama toplantısı düzenledik. Ciddi bir örneklem çalışması yaparak, bir üniversitenin paydaşları arasından, temsil gücü yüksek, kendi alanlarında öne çıkmış 50 ismi davet ettik. Çok yararlı ve verimli bir toplantı oldu. Orada aynı zamanda fikirlerimizi test etme ve paylaşma imkânı bulduk. Öğrenciden akademisyene, kütüphaneciden dershaneciye, sivil toplum temsilcilerinden iş adamlarına, gazetecilerden mimarlara kadar geniş bir katılımcı portföyü vardı.
 
Peki, şu an hangi noktadasınız?
Bu saatten sonra, eylem aşamasına geçiyoruz. Bir yandan Yükseköğretim Kurulu’nun bölüm ve program açılışları için bizden istediği gereklilikleri yerine getirmeye çalışıyorken, diğer yandan bölümleri, programları ve genel olarak üniversite müfredatını nasıl özgün kılabileceğimizin çalışmasını yapıyoruz. Yeni akademisyenlerle buluşma çabalarımız büyük bir dikkat ve özenle devam ediyor. İşte yeni yıldan itibaren de biz artık somut olarak 2010 Eylül’ünde açılacak olan üniversitemizin bütün adımlarını atacağız. Üniversitenin teşkilatlanması, bölümlerin tamamen geliştirilmesi, ders programlarının oluşturulması gibi hemen her alanda 2010’da eğitim ve öğretime başlayacak bir üniversite olarak iğneden ipliğe her konuda karar vereceğiz ve uygulayacağız.
 
İstanbul Şehir Üniversitesi’nin Türkiye’deki bilimsel araştırma birikimine katkı yapmak istediğinden bahsettiniz. Ne tür katkılar olacak bunlar?
Stratejik planlarımızda ve bütün daha önceki atölye çalışmalarımızda da altı çizilerek belirtildiği gibi biz, bir eğitim üniversitesi olmanın ötesinde bir araştırma üniversitesi olmayı da hedefliyoruz.
 
Bu Türkiye şartlarında büyük bir hedef değil mi?
Büyük ve ciddi bir hedef. Fakat bizim için aynı oranda da mühim bir hedef. Biz bu hedefe ulaşmanın araçlarının neler olduğunu anlamaya çalıştık. Bu çerçevede, bölümlerin yapılanmasından istihdam süreçlerine kadar hemen her alanda ‘araştırma’ ve ‘bilgi’yi teşvik edecek bir ortam oluşturmak gerektiğini görmüş olduk. Araştırma üniversitesi iddiasının hayata geçeceği alanlar belli esasında. İyi bir kütüphaneye sahip olacaksınız, bünyenizde özgün, sahici araştırmalara ev sahipliği yapan araştırma merkezleri olacak, öğretim elemanlarınızın araştırma potansiyelini önemseyecek ve onlara araştırmalarını sürdürmek için elverişli ortamlar inşa edeceksiniz. Bir öğretim üyesinin haftada 12 saat ders verip, aynı zamanda kaliteli araştırmalar yapmasını beklemek ne kadar doğru olabilir? Bütün bunlar, üniversitenin eğitim-öğretim ayağını zayıf bırakacağımız anlamına gelmiyor tabii ki. Bir üniversite, ne eğitimden, ne araştırmadan vazgeçebilir. Kaliteli yayınlar üreten, ciddi projelere imza atan, özgün ürünler ortaya koyan, bir başka deyişle araştırma sürecini bilfiil ve sürekli tecrübe eden bir öğretim üyesinin yetiştireceği öğrencilerin öne çıkacaklarını, göz dolduracaklarını düşünüyorum.
 
Tam da bu noktada sorulması gereken soru şu sanırım. İyi bir üniversitenin, diğer faktörler yanında, iki vazgeçilmez unsuru var: Kaliteli öğretim üyeleri ve nitelikli öğrenciler. Siz bu iki unsurla nasıl buluşmayı amaçlıyorsunuz? 
Birincisi nispeten bizim için kontrol edilebilir bir süreç. Dünyanın en saygın üniversitelerinin de yaptığı gibi biz de, öğretim elemanlarımızı uluslararası ilanlarla buluyoruz. Hâlihazırda farklı bölümlerimiz için uluslararası ilanlar verdik ve önümüzdeki günlerde bize gelen pek çok başvuruyu değerlendireceğiz ve uzun çalışmalar sonucunda içlerinden en nitelikli olanları ile birlikte yol yürüyeceğiz. Gelen başvuruları kuracağımız komisyonlar inceleyecek. Bu süreçte belirlenecek 3-5 kişilik ‘kısa liste’ye giren adaylar Türkiye’ye çağrılacak, eser incelemeleri, verecekleri konferanslar veya örnek dersler sonucunda da bir karara varılacak. Tabii şunu da belirtmek lazım. Sınırlı sayıda da olsa bizim teklif götürdüğümüz, götüreceğimiz isimler var. Bünyemizde yer alan Kemal Karpat hoca bunlardan biriydi örneğin. Fakat biz, kurum politikası olarak ilan sürecini işletmekten, birinci sınıf bir üniversiteye yakışır bir istihdam süreci yürütmekten yanayız. Kurucu kadro olarak düşündüğümüz ve bizim doğrudan teklif götürdüğümüz dekanlarımız ve bölüm başkanlarımız dışındaki akademik kadrolarımızı bu ilan süreci sonucunda istihdam edeceğiz.
 
Peki, kaliteli öğrenci ile nasıl buluşacaksınız?
Öncelikle biz, öğrencileri “kaliteli”, “kalitesiz” diye ayırmanın, bu denli kategorik bir çerçevenin çok da doğru olmadığını düşünüyoruz. Türkiye’de orta öğretim politikaları hatırlandığında ve üniversitenin ana işlevi göz önünde bulundurulduğunda, şurası çok açık olarak görülecektir ki, üniversiteye gelen öğrenciyi teşvik edebilmek, ona yeni bir kültürel çevre ve entelektüel ortam sağlayabilmek üniversiteye giriş sınavı öncesindeki ayrımları anlamsızlaştırabiliyor. Şunun da farkındayız tabii. Türkiye’de üniversiteler kendi öğrencilerini seçme özgürlüğüne sahip değiller ne yazık ki. Merkezi yerleştirme sınavı sonucunda öğrencilerin tercihleri etkili oluyor. Elbette, bizim için daha yüksek tecessüs sahibi öğrencilerle buluşmak önemli. Ancak, itiraz ettiğim nokta, öğrencilerin üniversiteye başladıkları andan itibaren “başarılı olabilecekler”, “başarılı olma potansiyeline sahip olanlar” ve “başarılı olamayacaklar” olarak ayrılması. Biz bu kategoriyi kabul etmiyoruz.
 
O zaman şöyle soralım. Daha fazla tecessüs sahibi olan öğrenci ile nasıl buluşacaksınız?
Öncelikle bir çekim merkezi olarak. Kütüphanemizle, kampüsümüzle, kadrolarımızla, sosyal odaklarımızla, özgürlükçü ortamımızla ve burs politikamızla. Türkiye’deki resmî kültürün, yönetmeliklerin elverdiği oranda esnek geçişlilik sistemi yaratmayı düşünüyoruz. Bu çerçevede, bölüme geçen her öğrencinin dâhil olacağı üniversite ortak dersleri inşa edeceğiz. Böylelikle öğrencilerimizin bir üniversite formasyonu almalarını sağlamış, farklı bölümler arasında geçişliliğe imkân tanıyacak bir zemin sunmuş olacağız. Yine bunlara ek olarak, üniversitemizin Türkiye’de öncülük ettiği ve resmî olarak kabul gören “yeni fakülte yapılanmaları”nın da bizi çekim merkezi yapacağını düşünüyoruz.
 
Yeni fakülte yapılanmalarından kastınız ne?
Biz, 1980’lerde oluşturulmuş ve o dönemde yeni kurulacak üniversiteler dikkate alınarak yapılandırılmış olan ‘Fen-Edebiyat Fakülteleri’ modelinin bugün gelinen noktada başarısız ve işlevsiz hale gelmeye başladığını düşünüyoruz. Bizim yeni kurulan bir üniversite olarak, YÖK’e teklifimiz insan bilimleri bölümlerinin sosyal bilimler bölümleriyle birleştirilerek İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi adıyla yeni bir yapılandırılmaya gidilmesi oldu. Fen bölümleri ise Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi olarak yeniden yapılandırılan Mühendislik Fakültesine katılmalı dedik. Bu yeniden yapılandırma özellikle sosyal ve insan bilimleri alanlarında çığır açıcı, yeni bir modele dönüşme potansiyeline sahip. Bugün hem dünyada yeni gelişmekte olan sosyal bilimler anlayışı, hem de çağdaş bilim felsefesinin önemli dayanaklarından biri olan ‘disiplinlerarasılık’ bu yeni yapılanmayı gerektirmektedir. Bugün üniversitelerimizde aynı konularda çalışan sosyal bilimciler farklı fakültelerde çalışmak zorunda kalmaktadır. Örneğin aynı konularda çalışan tarihçilerden biri İİBF bünyesinde Siyaset Bilimi, Kamu Yönetimi ya da Uluslararası İlişkiler bölümlerinde çalışırken, diğeri Fen-Edebiyat Fakültesi bünyesinde Tarih bölümünde çalışmaktadır. Benzer sayısız örnek Sosyoloji ve Felsefe bilim alanları için de verilebilir. Bazı sosyologlar Kamu Yönetimi bölümlerinde bazı felsefeciler ise Siyaset Bilimi bölümlerinde çalışabilmektedir. Bütün bunların aynı fakülte bünyesinde çalışması, üretmesi ve eğitmesi hem idari işleyiş hem de disiplinlerarasılık ve bütüncül sosyal bilimler anlayışı bakımlarından çığır açıcı olur diye düşündük. Bunun yanında, insan ve toplum bilimlerinin farklı alanlarında çalışan akademisyenler arasında da bir etkileşimin, paylaşımın olması da bizim için çok önemli. Sonuçta YÖK yaptığımız başvuruyu olumlu karşıladı ve Fen-Edebiyat Fakültesi’nin ismi, “İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi”, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin ismi “İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi”, Mühendislik Fakültesi’nin ismi ise “Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi” olarak değişti. Bu beni ve bütün çalışma arkadaşlarımı gerçekten çok mutlu eden bir gelişme oldu. Çünkü bunun gerçekten Türkiye’de sosyal bilimlerde yeni bir açılım getireceğinden eminiz. Bu bakımdan da daha kurulurken Türk eğitim sistemine bir katkımız olacak ve bu da bizleri çok mutlu ediyor.
 
Peki, bu fakülte yapılanmalarının içinde bölümler konvansiyonel şekilde mi yer alacak yoksa yeni bölüm adları olacak mı?
İlk planda bölümlerin konvansiyonel olarak yer almasını düşünüyoruz. Bunun iki gerekçesi var. Birincisi, bugüne kadar gelen, güçlü metinleri, temsilcileri olan “disiplin”lerin üniversitenin akademik yapılanması içerisinde “bölüm” formatında karşımıza çıkması bize daha makul görünüyor. On dokuzuncu yüzyıldan bu yana başlıca özelliklerini kazanan bir sosyoloji disiplininin Sosyoloji Bölümü çatısı altında temsil edilmesi önemli diye düşünüyoruz. İkincisi, yaptığımız bütün istişarelerde karşımıza şu çıktı. Diplomaların konvansiyonel bölümlerden verilmesi, mezunların önünü açan, aksi ise mezunları zor durumda bırakan bir durum. Bu karar bu yönüyle, mezunlarımız olmalarını arzu ettiğimiz, meslektaşlarımız olmalarını ise düşlediğimiz öğrencilerimize daha fazla alan açabilme kaygımızdan da neşet ediyor. Fakat yeni, farklı ve melez bölümleri yüksek lisans seviyesinde açmayı düşünüyoruz. Böylesinin daha verimli olacağını öngörüyoruz.
 
Yeri gelmişken, Şehir Üniversitesi yüksek lisans eğitimine ne zaman başlamayı planlıyor diye sorayım.
Güçlü olduğumuz alanlarda, vakit kaybetmeden yüksek lisans eğitimine başlamak istiyoruz. Fakat kimi alanlarda acele etmeyeceğiz. Temel şiarımız, attığımız adımı sağlam atmak, yaptığımız işi mümkün mertebe az noksanla yapmak. Bu açıdan birkaç bölümümüzün birlikte geliştireceği, uygulanabilir, yenilikçi, güçlü yüksek lisans programlarını teşvik edeceğiz. Sözkonusu alanların neler olduğu, ilk yılda açacağımız yüksek lisans programları Aralık 2009’a kadar netleşmiş olacak.
 
Kampüsü konuşmadık. Ne tür bir kampüs tahayyül ediyorsunuz?
Kampüs, bizim iddialı olduğumuz bir diğer alan. Kampüsün şehir içinde, Adalar karşısında, denize nazır, şık ve ferah bir mekân olacak olması çok önemli. Bir o kadar önemli olan başka şey de, ortaya koyacağımız kampüs tasarımı ile ülkemizin yüksek öğretim kültürüne ve mimari birikimine katkı sağlayacak olmamız. Üniversite mimarisine yeni bir boyut getirme iddiası ile yola çıktığımızı, bu anlamda son derece sevindirici gelişmelerin cereyan ettiğini belirtmek isterim. Biz İstanbul Şehir Üniversitesi olarak, yeni, organik, yaşanabilir, doğal çevreyle uyumlu, disipliner duvarları aşabilen, “yuvadan uzakta bir yuva” olacak, mekânla birlikte yaşadığını hissettiren, çevrenin doğal ve kültürel geçmişini yorumlayan, teknik ve sosyolojik değişimlere cevap verebilen, sosyal çevreye sırtını dönmeyen, farklılaşmaya olanak sağlayan, içinde kaybolunmayan, enerjiyi artıran, ürkütmeyen, açık fikirli, Şehir’e değil şehre ait bir kampüs tahayyül ediyoruz.
 
Kütüphane konusunda da oldukça iddialı olduğunuzu biliyoruz. Nasıl bir tasarım var zihninizde?
Kütüphane de gerçekten çok hassas olduğumuz bir mesele. Her şeyden önce, iyi bir araştırma üniversitesi olma iddiamıza zemin teşkil etmesi bakımından iyi bir kütüphaneye sahip olmamız şart. Fakat biz, İstanbul’a, Türkiye’ye ve çevre bölgelere seçkin bir kütüphane kazandırmak istiyoruz. Biz, yurtiçi ve yurtdışındaki üniversite, araştırma kurumları ve araştırmacılara hizmeti önceleyen, üniversitede temsil edilen bütün disiplinlerin ana koleksiyonlarının, güncel kaynaklarının, özel koleksiyonların (kişi, tema, tür) ve bölge dillerine ait yayınların yer aldığı, elektronik ortamdaki yayınlara erişimin olduğu, konu uzmanlarının ve kullanıcıların taleplerini dikkate alan bir güncelleme sisteminin olacağı, esnek bir ödünç verme sistemi olan, dünya ve Türkiye kütüphaneleri ile işbirliklerini önemseyen, uluslararası standartlara uygun, kullanıcı odaklı bilgi işlem alt yapısı olan, öğrencilerini doğru bilgi kaynaklarıyla buluşturacak ortamlar sağlayan, çeşitli akademik alanlarda uzmanlıkları olan kişilerin görev aldığı, üniversitenin sosyal odak merkezlerinden biri olan, çeşitlendirilmiş, ergonomik çalışma ve dinlenme mekânlarının olduğu bir kütüphane tasarlıyoruz.
 
Merak edilen bir başka konu da üniversitenin öğretim dili meselesi. Şehir Üniversitesi’nin öğretim dili ne olacak?
Bu mesele gerçekten de üzerinde çokça düşündüğümüz, çokça tartıştığımız bir mesele oldu. Birçok derinlemesine mülakat yaptık, birçok atölye çalışması organize ettik bu soruya yanıt bulabilmek için. Bir yandan ana dilin hissiyatı ve fikriyatı birlikte yansıtma becerisini getirdik aklımıza, diğer yandan İngilizcenin yakın ve uzak kültürel havzalarla bütünleşmek adına bize sağlayacağı imkânları yatırdık masaya. Kimimiz Türkçenin, kimimiz İngilizcenin eğitim dili olması gerektiğini vurguladı. Sözü fazla uzatmadan belirteyim. Geldiğimiz noktada şöyle bir formülasyon geliştirdik: “İstanbul Şehir Üniversitesi’nde eğitim-öğretim dili ağırlıklı olarak İngilizcedir. Türkçenin eğitim ve iletişim dili olarak gelişmesine katkı sağlamak için her programda önceden belirlenmiş bazı dersler Türkçe olarak verilir. İstanbul Şehir Üniversitesi mezunlarının hem İngilizce, hem Türkçe dillerinde etkin olarak sözlü, yazılı ve görsel iletişim yapabilecek, yayınları rahatlıkla izleyebilecek donanım ve becerilere sahip olması amaçlanır.” Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere ağırlık İngilizcede olacak fakat İngilizce ve Türkçeyi birlikte kullanacağız. İngilizce-Türkçe oranını bölümlere ve fakültelere bırakıyoruz. Türk Dili Edebiyatı bölümünde derslerin yüzde kırkı İngilizce yüzde altmışı Türkçe olabilir. Ama Mühendislik fakültesinde yüzde doksanı İngilizce yüzde onu Türkçe olabilir. Bunu üniversite kurullarımız zaman içerisinde çağdaş gelişmelere ve ilgili bölümün birtakım fonksiyonel özelliklerine göre karar verecekler.
 
Eğitimin ağırlıklı olarak İngilizce yapılacak olması, size uluslararası işbirlikleri kurma imkânı da verecek değil mi?
Elbette. Hedefimiz, uluslararası alanda saygın kurumlarla, üniversitelerle etkili işbirlikleri geliştirmek. Şimdiden attığımız çok olumlu adımlar var. Bunların en önde geleni Wisconsin Üniversitesi ile imzaladığımız işbirliği anlaşması. Bu Prof. Dr. Kemal Karpat’la yaptığımız işbirliğinin de bir meyvesi. Bu oldukça kapsamlı bir anlaşma. İlk planda Türk Araştırmaları Merkezi yoluyla bu çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bunun devamının geleceğini umuyorum. Üniversitemiz geliştikçe ve kendini var ettikçe benzer şekilde birçok işbirliğinin ve ortak projelerin gelişeceğine inanıyorum. Yine World History Association (WHA) ile, 2010 Ekiminde Osmanlı ve Bizans medeniyetleri üzerine ortak bir uluslararası sempozyum düzenleyeceğiz İstanbul’da.
 
Son sorum şu: Bilim Sanat Vakfı’nın çeyrek asırlık bir birikimi oluştu. Bu çeyrek asırlık birikim, İstanbul Şehir Üniversitesine nasıl yansıyor ve yansıyacak?
Bir kere ismiyle müsemma bir oluşumla karşı karşıyayız. İstanbul Şehir Üniversitesi gerçek anlamıyla bir vakıf üniversitesi. Çünkü karşımızda sizin de ifade ettiğiniz gibi çeyrek asırlık araştırma, yayın ve eğitim alanlarında faaliyet gösteren Bilim ve Sanat Vakfı’nın kurduğu bir üniversite var. Bunun altını çizmek lazım ve vakıf bu 25 yıllık birikimini, tecrübesini şimdi bir üniversiteye taşıyor. Aslında şimdiye kadar alternatif bir üniversite olarak çalışan bir vakıftan söz ediyoruz. Dergileri olan, araştırma merkezleri olan, eğitim faaliyeti olan, yayınevi olan bir vakıf. Vakıf tabii ki kendi mecrasında aynen hatta daha da gelişerek devam edecek. Çünkü sonuçta Bilim ve Sanat Vakfı bir sivil toplum kuruluşudur ve Türkiye’nin bu tarz bir kuruluşa ihtiyacı devam etmektedir. Ama o birikim şimdi bir yandan da kendini bir üniversitede gösterecek. Hiç şüphesiz özellikle Bilim ve Sanat Vakfı’nın uzmanlaştığı alanlarda zaten kendiliğinden büyük bir tecrübeyle başlıyoruz. Hem yetişmiş insan açısından, hem araştırma potansiyeli açısından bu alanlarda ciddi avantajlara sahibiz.

EDİTÖRDEN

SEMİNERLER

Vakıf faaliyetlerinin en gelenekseli olan seminerler, her yıl güz ve bahar dönemlerinde gerçekleşiyor.

DETAYLI BİLGİ


BİZİ TAKİP EDİN

Vakfımızın düzenlediği programlardan (seminer, sempozyum, panel, vs.) haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakabilirsiniz.