III. İstanbul Trienali Bağlamında Türkiye’de Çağdaş Sanat

Ayşe Taşkent , Hülya Yazıcı, Fatma Yıldız

Değerlendirme: Havva Yılmaz

Sanatı meta olmaktan çıkarıp kavramsal nitelik kazandırmayı hedefleyen ve dünya genelinde müzik, resim, performans sanatları dâhil olmak üzere çok çeşitli alanlarda mâkes bulan çağdaş/kavramsal sanat hareketi, Türkiye’de 60’larda görünmeye başladı. Tam mânâsıyla kavramsal sanat üreten ilk sanatçılar ise Serhat Kiraz, Canan Beykal gibi bir sonraki kuşaktandılar. İlk sergi, 1985’te T.C. Kültür Bakanlığı ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin işbirliğiyle yapıldı; ancak uzun soluklu bir projeye dönüşemedi. 1987’de ise ilk İstanbul Bienali gerçekleştirildi.

Uzun yıllar Türkiye’de tek olma vasfını koruyan İstanbul Bienali, daha sonra bu özelliğini yitirse de, bugün ülkede çağdaş sanata yön veren en önemli etkinliklerden birisi. Özetle, iki yılda bir tekrarlanan sanat etkinliği mânâsına gelen bienal, küratörün belirlediği herhangi bir temayı sanatçılara ileterek kendilerinden bu temaya uygun işler istemesi ile gerçekleştiriliyor. Ortak bir tema etrafında üretilen işler, yine küratörün temaya uygun olarak seçtiği ortak bir mekânda sergilenerek sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Üç yılda bir tekrarlanan sanat etkinliği anlamına gelen trienal ise bienal kadar bilinen bir etkinlik değil. Henüz iddiasını ortaya koyamamış bir iki mütevazı trienal girişimini bir kenara bırakırsak, bu yıl üçüncüsü düzenlenen İstanbul Trienali şimdilik Türkiye’de tek olma özelliğine sahip.

Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi’nin Ekim ayında Türkiye’de Sanatın Kuralları dizisi kapsamında trienal ekibini ağırladığı programda, hem 2016’da üçüncüsü gerçekleştirilen trienalin mahiyeti hem de güncel sanatın ahvâli mercek altına alındı. Toplantı, ressam Hülya Yazıcı’nın sunduğu giriş ile başladı. Kavramsal sanatın Türkiye’de 80’lerde yeşermesinden itibaren içinde yer aldığını belirten Yazıcı, kendi ilgisinin de bu süreçte olgunlaştığını söyledi. Cumhuriyet sonrası Türkiye’sinde, etkilerini bütün hayatımızda hissettiğimiz, “tepeden inmeci” bir modernleşmeye maruz kaldığımızı, kavramsal sanatın bu meseleye eleştirel yaklaştığını belirtti. Akademiden mezun olduğunda kendisini bu sorgulamaların içinde bulan sanatçı, ilk çalışmalarında kullandığı tuvalle bir süre sonra yetinmemeye başlamış ve kavramsal sanata yönelmiş. Bu süreçte atölyesinde tanıştığı öğrencileri ve arkadaşları ile gerçekleştirdiği uzun istişareler sonucunda trienal projesi ortaya çıkmış. 

Sanatçıya göre, ekibin motivasyonu bugüne kadar hep sol tandanslı bir çizgide ilerleyen bu sanatın içinde kendi kimliği ile varolabilmeye dayanıyor. Bu saikle çıktıkları yolda, başlangıçta hedeflemeseler de, mevcut alandaki tekelleşmeye alternatif üretiyorlar. Şu an İstanbul Bienali’ni düzenleyenlerin sadece dünya görüşü anlamında değil, şahsi ilişkiler çerçevesinde de oldukça kısıtlı bir grubu çalışmaya dahil ettiklerini belirten sanatçı, trienalde ise “evrensel insanlık ilkelerini göz önünde bulundurarak farklı kimliklere kapı araladıklarını”, bu vesileyle “ötekileştirmeden birlikte çalışabilmenin mutluluğunu yaşadıklarını” söyledi.

Ayşe Taşkent, meselenin kapitalist dünya düzeniyle ilişkisini kurduğu sunumunda çağdaş sanatın, sanatçıya özerk bir alan verdiği varsayımının, sanatın ilk bakışta küresel, neoliberal sistemden ayrı gibi durmasının bir yanılsama olduğuna işaret etti. Gerçekte, kültürel sanat ürünlerinin üretimi ve satışının %50’sinin Amerika’da, kalanın da ağırlıklı olarak Avrupa ülkeleri ve Birleşik Krallık’ta gerçekleşmesinden de anlaşılabileceği gibi, yeni finansal gücün dağılımıyla kültürel hakimiyetin paylaşımının birbiriyle entegre süreçler olduğunu, bu düzen içerisinde para aklama ya da PR vesilesi gibi kullanılabildiğini, dolayısıyla, hakim sistemin yaralarını sarmak üzere kurulmuş ikinci bir sistem olarak da değerlendirildiğini belirtti.

Taşkent’e göre, bugün sanatın metalaşması ile ilgili direnç kırılmış durumda. Enstelasyonlar turistik bir etkinlik gibi, o an, o mekânda bulunarak deneyimlenecek şekilde tasarlanıyor. Trienaller, bienaller ve sanat fuarları, sponsorluk sistemi nedeniyle pazara dönüşmüş durumda; kurumlar bu türden sanat olaylarını, kendi tanıtımları ve ideolojik propaganda vesilesi olarak görüyorlar. Öte yandan İstanbul bienalleri, yurtdışında Türkiye’nin AB’ye girmek üzere sekülerleşmesi yolunda bir adım sayılıyor. Bu anlamda, sponsorluk için profesyonel bir ekip çalışması yürütmediklerinin altını çizen Taşkent, bir yanda silah endüstrisine hizmet eden sanat etkinlikleri varken üçüncü trienal için seçtikleri mültecilik temasının oldukça naif kaldığını söyledi.

Fatma Yıldız’ın sunumu, projenin tarihçesi üzerineydi. Yıldız, çeşitli örnekler üzerinden bugüne kadar ekibin ele aldığı temalara değindi. İstanbul’u temel alan ilk trienalde sanatçılara yabancılaşma, kimliksizleşme, dilsizleşme ve yalnızlaşma temaları verilmiş. İkna odalarının sivil toplumun gündemine yerleştiği bir döneme denk gelen sergide, konuyla alâkalı oldukça çarpıcı işler yer almış. Buna rağmen, bu tarz işlerin ilham aldıkları camia yerine seküler kesimden ilgi görmesi konukların altını çizdikleri bir husustu. Ayşe Taşkent “Biz bienalleri ötekileştirmiyoruz. Bize önyargılı yaklaşan insanlar ‘biz sizi böyle bilmiyorduk’ dediler. Birlikte iş yaptık. Biz böyle düşünmesek de tekeli kırdık.” diyerek durumu özetledi.

Öte yandan, Gezi eylemlerinden iki gün önce başlayan ikinci trienalin, protestocuların saldırısı nedeniyle harap olmasının medyada hiçbir şekilde yankı bulmaması, sanatçıların ön plana çıktığı Gezi gibi eylemlerde, üstelik eylemcilerin işlerinin de içinde yer aldığı bir sanat etkinliğine yönelik böylesi bir vandallığın engellenememesi, bir ay sonra “Anne Ben Barbar mıyım?” başlığı ile gerçekleştirilen bienalde de konuya hiç temas edilmemesi söz konusu edildi. Program boyunca sanatçılar, yaptıkları işin önemini bir kesime anlatmakta zorlanırken, diğer yandan ideolojik ve ekonomik bariyerlerle karşı karşıya kaldıklarını sık sık vurguladılar.

Bu çerçevede, sergiyi hazırlarken ne tür etik prensiplerden yola çıktıkları; çalışmalarını Türkiye’deki bienallerden ayıran ve sanat alanına özgünlük katan unsurların neler olduğu soruldu. Bu soruları, “ötekileştirmeden uzak durmak” şeklinde özetleyerek cevaplayan konuklar, ideolojik birikimlerini işlerine doğrudan yansıtmamaya çalıştıklarını ifade ettiler. Dolayısıyla, ekibin ortaya attığı “bir Müslümanın elinde çağdaş sanat neye dönüşür?” sorusunu şimdilik ucu açık bıraktıkları anlaşılıyor.

EDİTÖRDEN

SEMİNERLER

Vakıf faaliyetlerinin en gelenekseli olan seminerler, her yıl güz ve bahar dönemlerinde gerçekleşiyor.

DETAYLI BİLGİ


BİZİ TAKİP EDİN

Vakfımızla ilgili gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakabilirsiniz.