Edebiyat, Müzik ve Hat Sanatında Anlam Sorunu

Burhanettin Tatar

Değerlendirme: Hanife Kutgi

Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi tarafından düzenlenen Kırkambar Sohbet toplantı dizisi kapsamında, Aralık ayında Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Burhanettin Tatar konuk edildi. Edebiyat, Müzik ve Hat Sanatında Anlam Sorunu başlıklı konuşmasına edebiyattaki anlam sorunu ile başlayan Tatar, meseleyi edebiyatın en eski formu olan şiir ile nesir arasındaki ilişki üzerinden ele aldı. Poiesis’in fiziksel olarak var olmayan bir şeye şekil vermeyi ifade ettiği düşünüldüğünde şiir, gerçekliğin kehânet boyutunda manevi olarak biçimlendirilmesi anlamına gelmektedir. Bu bakımdan Tatar’a göre, Platon öncesinde bugün bildiğimiz anlamda edebi bir form olarak şiirden söz etmek mümkün görünmemektedir. Öngörülemezlik üzere kurulu olan şiirdeki anlam, bizatihi şiirin kendisiyle ilgili bir sorun değil, kehânet olarak şiirin bize ne söylediği ve bu kehânetin nasıl gerçekleşeceği ile ilgilidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerîm’deki Yusuf (a.s)’ın Firavun’un rüyasını tâbir ve te’vil ettiği kıssayı misal olarak gösteren Tatar, rüyanın da bir kehânet olarak görüldüğünü ve bu kehâneti açıklayan te’vilin geçmişe değil, geleceğe yönelik bir başlangıca götürmek anlamına geldiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla şiirdeki anlam geleceğe ve ertelenmiş olana dairdir.

Platon’un şairlere kayıt koyması, öngörülemeyen gelecekten korunamamaya dayanır. Bu açıdan Platon ve Platon sonrası filozofların yapmaya çalıştıkları şey, yeni bir düşünme biçimi olarak öngörülebilirlik üzere kurgulanmış olan nesri, şiir karşısında ön plana çıkarmaktır. Klasik Yunan’da logos ve felsefe, öngörülebilir olan nesirle ilişkilendirilmiş ve şiir-logos mücadelesi logosun zaferiyle sonuçlanmıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde ise mevzubahis ilişki büyük bir kırılma geçirir. Romantik felsefenin yol açtığı Yeni Aristoculuk ya da Yeni Realizm akımı, “Edebiyat eseri edebiyat eseridir; başka bir şey değildir” düşüncesinden hareketle anlamın yazar, tarihsel ortam ya da logosta değil, edebiyat eserinin kendisinde aranması gerektiğini vurgulamıştır. Bu açıdan Tatar’a göre, edebiyat tarihinde ilk kez eserin kendi varlığıyla açığa çıkıp bizi kendi varlığıyla muhatap kılmasını ifade eden ergon kavramı doğmuştur. Böylece anlamın ne olduğu sorusu yeni bir hüviyete bürünmüş olarak tekrar karşımıza çıkmaktadır.

Tatar, 20. yüzyılda bu soruya verilen üç ana yanıtın söz konusu olduğunu ifade etmiştir. Bunlardan ilki, edebi eserin anlamının olmadığını ve onun yalnızca bir haz ya da estetik unsuru olarak varolduğunu düşünmektir. Yapısalcılara göre, edebi eserin bir anlamı olmakla beraber, bu anlamın kendi içerisinde nasıl üretildiği ön plana çıkmakta ve dolayısıyla anlam gerçeklikten koparılarak tamamen kurguya indirgenmektedir. Bu iki düşüncenin iddia ettiklerinden farklı olarak hermeneutiğe göre, edebi eser her ne kadar dış dünyaya nesnel bir referansta bulunmaması nedeniyle kurmaca olsa da dünyasız görülmemelidir. Edebi eser, dünya içerisinde yeni bir anlam dünyasının yaratılmasını ifade eder. Edebiyat, Heidegger’in tabiriyle,“açıklık”ın (Lichtung) tezâhürü ve daha önce bilinmeyen yeni bir açıklık alanının ortaya çıkmasıdır. Hermeneutiğin edebiyatı bu şekilde anlamasını Tatar, Kur’an-ı Kerîm’deki “hidâyet” kavramına benzetmektedir: “Allah her kimi doğruya erdirmek isterse onun göğsünü İslâm’a açar.” (En’âm 6/125). Yine Gazzâlî’nin El-Munkı’z Mine’d-Dalâl’de, sayesinde şüphelerinden arındığını belirttiği ve Allah’ın kalbine attığı nur, bu türden bir açıklıktır. Bu açıdan insanı, aydınlık bir alana fırlatan tecrübi bir parıldama olayı olarak edebiyat kurmaca olmaktan çıkıp gerçekliğe dönüşür.

Edebiyattaki anlam meselesine dair açıklamalarından sonra Tatar, müzikte anlam sorununa değindi. 19. yüzyılın ortalarına kadar müzik, şarkı formunda icra edilmiş ve dolayısıyla şiirin gölgesinde kaldığı için “kölenin kölesi” olarak telakki edilmiştir. İslâm tarihinde müziğe verilen önem, miraç hadisesinde Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) bir yerden başka bir yere götüren Burak’ın araçsallığına benzetilmektedir. Tatar’a göre, 19. yüzyılın başlarında Batı müzik tarihinde Niccolò Paganini’nin enstrümantal müziği (absolute music) geliştirmesiyle müzik, yeni bir form alarak sözün egemenliğinden büyük ölçüde kurtulmuştur. Tatar’ın kanaatine göre, Türk müziğinde buna tekâbül eden isim, Tanburi Cemil Bey’dir. Enstrümantal müziğin gelişimi, müzikte anlam sorununu da büyük ölçüde değiştirmiştir. Edebiyattaki anlam sorununa benzer şekilde, müzikal eserleri anlamdan yoksun ve salt haz konusu olarak ele alanlar olduğu gibi; hermeneutik yaklaşımı benimseyenler tarafından bu eserler, kognitif olanın asla dile getiremeyeceği biçimde kişiyi başka bir imkân alanıyla yüzleştiren icralar olarak görülmüştür. 20. yüzyıla kadar müzik kozmik âhengin ve Allah’ın yaratma gücünün bir tezâhürü olarak benimsenmiştir. Bununla irtibatlı olarak Tatar, Einstein gibi fizikçilerin romantik Beethoven’den ziyade Mozart hayranı olmasını, Mozart’ın müziği insanın evrensel kanunları kavrama gücünün açığa çıkması olarak düşünmesine bağlamaktadır.

Hat sanatında anlam sorununa gelindiğinde ise Tatar, hat sanatının kendine has bir anlamı olduğunun söylenemeyeceğini ve bu sanatın teknik bir konu olarak ele alınmakta olduğunu ifade etmiştir. Anlam esas itibariyle yazılan sözün anlamıyla ilişkilendirildiği için hat, cümlenin anlamını süsleyen dekoratif bir unsur olarak görülmüştür. Klasik hat, anlam sorununu dil üzerinden çözmekte ve bunu formların sürekliliği yani aktarılabilirliği üzerinden yapmaktadır. Bu anlayışın aksine, 20. yüzyıldan sonra postmodernizm etkisinde gelişen hat sanatında formlar süreksiz olup anlam da devamsızlık ve kültürsüzlük üzerinden ifade edilmektedir. Tatar, klasik ile modern hat sanatına hâkim olan düşünceyi kaynak ve kaynamakta olan şey anlamlarına gelen orijin kavramıyla açıklar. Buna göre klasik hat sanatının anlam tasarımı bir kaynakta ortaya çıkan ve bize kadar akmaya devam eden bir ırmağa benzer. Bu bakımdan anlam, aktarılagelendir.

Modern hat sanatında ise anlam, suyun taştığı ama asla akmadığı bir anlayışa dayanır. Buna göre, klasik hat sanatının aksine, modern hat bizi tablonun sınırları içerisinde tutar. Fakat diğer yandan klasik hat sanatında hareket ve kinesis söz konusu değildir; yalnızca telos ve energeia vardır. Çünkü klasik hat sanatı kemâle ermişlik üzerinden tanımlandığı için hareketi ve zaman sorusunu dışarıda bırakır. Dolayısıyla Tatar’a göre, klasik hat sanatının bir dünyası yoktur. Modern hat ise telos’u ortadan kaldırarak muhatabını hareketle yüzleştirir. Formların tekrarlanamazlığı insanı tedirgin etmekte ve esere olan aidiyeti ortadan kaldırarak anlam sorusunu insanın kendisiyle yüzleştirmektedir. Klasik hat sanatı ise kendisini temâşa (theoria) olarak kurduğu için bu bakışta insan pozisyonunu kaybederek kendisine dönme imkânını yitirmektedir. Tatar’a göre, klasik hat sanatı dikey bir düşünme biçimi olarak insanı miraca ve ulvi bir âleme gönderir; modern hat sanatı ise yatay yani dünyevi bir düşünmeyi esas alır ve insanı mânevi bir dünyadan ziyade kendisiyle yüzleştirip ne kadar kusurlu olduğunu gösterir. Bu itibarla, klasik ve modern hat sanatında anlam sorununun farklı şekillerde tezâhür ettiğini belirten Tatar’ın konuşması, soru-cevap bölümüyle nihayete erdi.

EDİTÖRDEN

SEMİNERLER

Vakıf faaliyetlerinin en gelenekseli olan seminerler, her yıl güz ve bahar dönemlerinde gerçekleşiyor.

DETAYLI BİLGİ


BİZİ TAKİP EDİN

Vakfımızla ilgili gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakabilirsiniz.