İlkbahar Yaz Sonbahar Kış ve… İlkbahar

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve…İlkbahar, özünde Doğu felsefesiyle, mevsimlerden yola çıkarak insan hayatının dönemsel iniş ve çıkışlarını doğum, yaşayış, kemale eriş-olgunluk ve ölüm kavramlarıyla işleyen görsel zenginliğe sahip, anlamlı bir yapıt.
Dünyaya gelişi ve çocukluk evresini ilkbahar; idrak halinde yaşamayı ve gelişimi yaz; ölümü de kış mevsimi olarak nitelendirebiliriz.
O halde sonbaharı hayatımızın neresine yerleştirmemiz gerekir?
Sonbahar, insanın kemale erişme yolunda, bedene hapsolmuş nefsin yedi katmanında ‘gidip-geldiği’ ve yaşamın manasını kavramakla başlayıp, ruhun beden hapishanesinden kurtuluşuna kadar geçen dönemdir. İşte, belki de bu yüzden hayat kırkından sonra başlar.
Film bize kapılarını baharda açar ve farklı bir âleme girdiğimizi hissettirir. Karşılaştığımız manzara yeşillikler içerisinde, nehrin ortasına kurulmuş bir evdir (ibadethane). Seyirciye ilk etapta filmin başkahramanları olan bilge kişi ve altı yedi yaşlarındaki talebesinin günlük yaşamlarından kesitler sunulur. Toplumdan, hiyerarşiden soyutlanmış bir ortamda yaşayan bilge kişi ve talebesi bitki toplamak amacıyla sandalla ormana girişin temsili olan kapıdan geçerek (iç ve dış dünyanın sembolizmi) ormanın farklı yerlerine giderler.
Küçük kahramanımız bitkilerini topladıktan sonra oyuna dalar. Oyunun ismi de ‘doğanın yapısıyla oynamak’ diğer bir deyişle ‘hayvanların tekerine çomak sokmaktır!’ Küçük kahramanımız gülmek, tepki ölçmek ya da sadece oynamak adına sırayla balığın ağzına taş, kurbağa ve yılanın gövdesine de ucunda taş bulunan ipi bağlayıp kıvranışlarını seyreder. Çocuk bunları yaparken kendisini seyreden efendisinin varlığından habersizdir. Burada insanın tek başınalığı, olanca özgürlüğü ve duygularının sınır tanımaz serbestliğinde nelere neden olduğunu bir çocuk üzerinden bile anlamak ve dehşete kapılmak mümkün! Dikkat çeken ve belki de şaşkınlığa neden olansa bilge kişinin o an olanlara müdahale etmemesidir. Efendisi, ertesi günün sabahında kendi sırtına bağladığı kaya parçasıyla çektiği acıyı göstererek çocuğun hayvanlara yaptığı kötülüğün farkına varmasına neden olur. Bilge kişinin o anki tepkisizliğinin ne kadar anlamlı olduğunu içsel algılayışa neden olan bu metodu uyguladığında farkına varıyoruz. Hayvanları bulup o ipten kurtarmadıkça kayadan –bu halin ağırlığından- kurtulamayacağını ve hatta balık, kurbağa ve yılandan herhangi birinin ölmesi durumunda, kalbinde bu ağırlığı hep taşıyacağını ifade eden efendisinin sözleri karşısında yaptığının farkına varan küçük kahramanımız acı içinde hayvanları aramaya koyulur. Kurbağayı ipten kurtarır, fakat balık ve yılan ölmüştür.
Film bize kapılarını bu kez yaz mevsiminde açar. Küçük kahramanımız artık büyümüş ve genç bir delikanlı olmuştur. Bir gün iyileşmesi için bilge kişiye getirilen genç bir hasta kızla karşılaşan talebe ilk defa karşı cinsle, aşkla karşılaşır. İlk yaklaşımı ürkek olmakla birlikte zaman içersinde birtakım ilkel davranışlarla ilgi göstermeye/çekmeye çalışır. Nihayetinde kahramanımız ve hasta kız sandalla ormana giden kapıdan (zahir taraf sembolü) geçerler ve nefsi bütünleşme yaşarlar. Zaman içerisinde bu ilişkiyi öğrenen bilge kişi, genç kızın iyileştiğine hükmederek onu evine (dış dünyaya) gönderir.
O anda gencin isyanıyla karşılaşırız. Bu durum tatmış olduğu ilk nefsi doyumun anaforuna yenilerek efendisini terk etmesine neden olur. Gencin o ana kadar almış olduğu hayat derslerinin, içselleşmesi gereken öğretinin bir yer etmediğini ve nefsinin ruhi yükselişe galip geldiğini görürüz. Bu durumun, maneviyatı yaşayacak halin oluşmadığı genç talebeye ağır geldiğini ve bir yük oluşturduğunu söyleyebiliriz. Fırsatını bulduğunda ruh o yükü atmış ve sonunda talebe içsel yolculuğunda sağlam bir yere tutunamadığı için öteki anlamın – geçici olanın - peşinden gitmiştir.
Sonbahar mevsimi ise yıllar sonra kendisini aldatan karısını öldüren talebenin polislerden kaçmak amacıyla efendisinin yanına dönmesiyle devam eder. Aşk, nefret, kıskançlık, kin günah ve yüzleşmenin içinde boğulan talebe intihar etmek üzereyken efendisi tarafından yakalanır. Bilge kişi şiddeti talebesine bizzat yaşatarak içinde bulunduğu dengesizlik halinden onu kurtarmaya çalışır. Filmin en etkileyici sahnesi iple tavana bağlanmış talebenin efendisi tarafından sopayla dövülmesidir. Ruhen ve bedenen içinde bulunduğu hırpani halinden sıyrılan talebe, artık iç yolculuğuna çıkmaya hazırdır.
Bilge kişinin evinin önündeki tahta zemine yazdığı harfleri suç aleti -bıçağıyla- kazımak suretiyle iç yolculuğuna başlayan mürit, içindeki tüm kötü düşüncelerden, nefretten kurtulmuş halde sabaha karşı görevini bitirir. Yapıtını ve efendisini geride bırakarak polis eşliğinde zahiri cezasını çekmek için götürüldüğünde aslında çoktan cezasını çekmiş ve arınmıştır.
Bilge kişi talebesinin ardından ‘başka bir boyuta’, üst seviyeye çıkıp öze ulaşmak adına ‘formunu/bedenini terk eder’, sal üzerinde bir takım gerekliliklerini yerine getirerek bedensel yaşamını sonlandırır.
Kış mevsiminin kapısı aralandığında ruhi gelişimini büyük ölçüde gerçekleştirmiş olan talebenin geri döndüğünü ve artık bilge kişi olma yolunda son hazırlıklarını tamamlamaya başladığını görüyoruz. Efendisinden kalma kül ve dişleri, nehirde buzdan yapmış olduğu Buda heykelinin içine yerleştirir -bir nevi efendisinin ruhunu şad eder-. Ruhi dayanaklığı sağlamak amacıyla bir takım egzersizler yaptıktan sonra ‘bilge kişi’ olabilmiştir artık.
Filmin sonuna doğru başı ve yüzü kapalı bir kadın, çocuğuyla gelip dua ettikten ve bir nevi günah çıkardıktan sonra geri dönerken buzun kırılmasıyla suya düşer ve donarak ölür. Bu hadisenin ardından bilge kişinin acı içinde Buda heykelini vücuduna bağlayarak heykeli dağın zirvesine yerleştirmesiyle kış mevsimi de son bulur.
Film son olarak bizi tekrar ilkbahar mevsimine götürdüğünde, ölen kadının çocuğu bilge kişinin talebesi olarak karşımıza çıkar. Film yine bir bitki toplama gününde küçük çocuğun, bilge kişinin çocukken yaptığı hatayı -hayvanlara eziyeti- tekrarlamasıyla son bulur.
Bu hal bize insanın dünyaya gelmesi ile “doğum, yaşam ve ölümle birlikte” farklı bir dünyaya geçiş esnasında gördüğü, yaşadığı, bizzat kendi eliyle gerçekleştirdiği fiillerin mutlak anlamları, etkileri ve sebepleri olduğunu, her insanın mutlaka bu süreçten geçip gerçeğe ulaşma noktasında girip çıktığı, gelip gittiği bir tekrar olduğunu vurguluyor.

EDİTÖRDEN

SEMİNERLER

Vakıf faaliyetlerinin en gelenekseli olan seminerler, her yıl güz ve bahar dönemlerinde gerçekleşiyor.

DETAYLI BİLGİ


BİZİ TAKİP EDİN

Vakfımızın düzenlediği programlardan (seminer, sempozyum, panel, vs.) haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakabilirsiniz.