Hikaye: Son Üç Metre İki Gün

 

SON ÜÇ METRE İKİ GÜN
 
            Şimdi geçmişi anımsamak niye? Sekiz yaşında olmak… Saz benizli sekiz yaş. Gözlerinde bir cezanın kırılgan izleri: çorak, gücenik, güdük.Banyonun soğuk yüzeyinde kilidi döndüren elden medet umuyor. Yoksa fayansların sert yüzeyinde katlandıkça katlanan gölgesi istisnasız her şeyi yutacak. Elini gölgeden başlayarak sıcağın ve buharın boncuk boncuk terlettiği parlak fayanslarda gezdiriyor. Tekrar başladığı noktaya dönüyor, sayıyor ve bir yerinde gizli bir geçit bulunduğunu varsayarak bu noktayı keşfetme oyunu oynuyor. Bekledikçe bir yoksunluk çünkü, oynadıkça salâh buluş, hatırladıkça bir uğunma: çıkış yok!
            Tok bir ses çıkardı demir çubuk. Çubuğu sayısız kereler aynı yere sapladı. Oyuk bir milim ilerlemedi.
            “Haydi kızım! Haydi nazlanma artık; şunun şurasında ne kaldı!”
            “Haydi bir yol ver de geçelim!” dedi ve irkildi birden.
            Gözlerini açtı. Karanlıktı. Kıpırdayamıyordu. Sağına, soluna döndükçe bir duvara çarpıyor, kemiklerinde duyduğu acıyla yüzü çarpılıyordu. Parmak uçlarını yavaşça yüzünde gezdirdi: şişlikler. Gömleğinin yaka kısımlarındaki sertliğin kurumuş kan mı, ter mi, yoksa kir mi olduğunu anlamaya çalıştı.
            Zaman işliyor muydu, durmuş muydu? Saat kaçtı, bu beton zeminde kaç saattir kıpırtısız yatıyordu? Acıkmış mıydı? Bir şey anlayamadı. Bir şey hatırlayamadı. Soğuğu, sıcağı ve ağrıyı hissetmiyordu artık. Gözlerini kapadı.
            Koridordan belli belirsiz süzülen ışık, yanaklarına şöyle bir dokunarak ayakucundaki duvarın dibine vurduğunda hafifçe doğruldu. Ayakkabıları yoktu, çorabı da. Yakınlaşan adımları saymaya başladı. Bunu yapmak istemiyor fakat adımları sayan güce engel olamıyordu. Böylece adımlar ve sayılar havsalasını birbiri ardına istilâ ediyor, pervasızca mütalâalar arasına karışıyordu. Muvazenesini yitirdiğini düşündüğü bir anda birden düşünebildiğine sevindi. Kapı gürültüyle açıldığında ansızın içeriyi dolduran ışık nice zamandır karanlığa intibak etmiş gözlerini tedirgin etti. Gözlerini ne kadar süre kıstı bilmiyordu. Zaman ölçülebilir olmaktan çıkmıştı.
            “Sen daha gebermedin mi?” dedi bir ses.
            Gözlerini açtı. Hücredeydi. Ayakucunda dikilen iki gardiyanı aşağıdan yukarı, botlarından başlayarak başlarındaki kepe kadar süzdü. Görüntülerle hadiseler birbiriyle ilintilenmeye başlamıştı. Demek ki hâlâ aynı yerdeydi. Dağıtımları yapılmamıştı. Koridor, bahçe, kule, duvar, beton kavramları sırayla belleğinden geçti.  Dimağının bu kadar çok kavramı süratle birbiri ile ilişkilendirmesine şaşırdı, sevindi: henüz bilincini yitirmemişti! Karanlıkta sinsice yaklaşan hayali bir yaratık gibiydi duvar. Çirkef ve soğuk çehresiyle avına yakınlaşır, ığıl ığıl akıttığı zehriyle çıldırtıncaya kadar beklerdi. Bitip tükenmek bilmeyen bir sessizliğin kahredici tahakkümüyle son dayanaklarını yitiren kurban, benliğinden koparılan her parçayla birlikte duvara yenik düşerdi. Zaman durur, istek durur, akıl durur, bir çığlığın kıskacında bir boşluğa doğru akıp giderdi anlam. Çıldırmamıştı henüz… Çıldırmayacaktı. İşte isimler yerli yerinde duruyor, zihni bu isimleri kavrıyor, dönüştürüyor ve birbiriyle irtibatlandırabiliyordu. İşte her şeyin anlamı belirgindi. Burada ne zamandır başka bir şehre nakledilmek için bekletiliyor fakat o an bir türlü gelmiyordu.
            Koridor, mescit, çöp arabası kelimeleri geçti zihninden: Mescit duvarının arkasında çöp tenekeleri dizili. İki günde bir çöp arabası bu duvarın dibine kadar gelir. Aradaki parmaklıkları tekrar yerlerine takıldığında belli olmayacak şekilde düzgünce kesersek arabanın geleceği koridora ulaşır ve araba gelince de arkasına atlar…
            “Ne o?” dedi gardiyanlardan biri, “deminden beri süzüp duruyorsun ikimizi. Anneni istetmeye mi göndericen?”
            “Saat kaç, kaç gündür buradayım?”
            Nemli zeminin elbisesinde oluşturduğu ıslaklığın ve ağır rutubet kokusunun o zaman farkına vardı.
            Aşağılayan bakışlarıyla tiksinti ve nefretini gizlemedi gardiyan:
            “Yoksa sevgilinle mi buluşacaktın?”
            Gözleri şehvetli pırıltılar saçıyordu.
            “Dikkat et de bu sefer savcının arabasının bagajına saklan! Sonra karının yanında çöp kokarsın.”
            Tiz bir kahkaha kopardı diğeri.
            “Şerefsizler!” diyerek okkalı bir küfür savurdu. Yüzlerine tükürdü. Tükrüğü geri gömleğine yapıştı. Birer tekme savurup kapıyı kapadı gardiyanlar, gülüşerek uzaklaştılar. Tekrar karanlıkla buluşan gözleri deliksiz bir uykuya çemrendi.
            “Allah’ım! Bana bir çıkış yolu göster. Bir kaçış yolu, bir ümit ışığı… Beni bu duvarların ötesine çıkar.”
            Uyandığında dingindi. Rüya görüp görmediğini hatırlamıyordu ama hafızası türlü görüntüleri birbiri ardınca sıralıyor, şekiller birer birer beliriyordu:
            “Biraz yalnız kalmalıyım” demiş, kararlı bakışlarını parmaklığın gerisindeki bir noktaya sabitleyerek eklemişti, “biraz kendimi dinlemeliyim.”
            Yalnızlığa öykünüyor, koğuşun şamatalı dünyasıyla alâkasını keserek kitaplarına ve tahayyüllere gömüleceği deruni bir âlemin özlemini duyuyordu. Etrafını perdeyle çevrelediği ranzasında günlerce tefekküre dalıyor, ancak eksikliğini duyduğu şeyin ne olduğunu bir türlü çözemiyordu. Perdeler onu, yaşamlarındaki örselenmişliğe çaresizce boyun bükenlerin bezgin dünyalarından koparmaya yetmiyor, gitgide büyüyen bir uçurumun salgın bir hastalık gibi muvazenesini bürüdüğünü, dilinin tutulduğunu, sözcüklerin anlamlarından uzaklaştığını ve şiddetli bir çığlığın dudağında eridiğini hissediyordu. Çığlığı dudaklarından fısıltı halinde döküldü:
            “Yapamıyorum! Başaramayacağım! Çevremdeki duvarlardan kurtulsam bile içimdeki sarp dağın ötesine geçemiyorum. Taşları yerinden oynatamıyorum. Beni kutsuyor, kendine çekiyorlar!”
            Ancak çarçabuk teslim olmayacak, kolay pes etmeyecekti:
            “Nefis insana her zaman güzel gösterilmiştir. O, gerçekte bir iblis ve beni ziynetleriyle oyalamaya çalışıyor, ihtişamıyla büyülüyor, türlü heveslerle alıkoyuyor.”
            Koğuşun havalandırmaya açılan küçük odasına girerek kapıyı sürgüledi. Aradığı yalnızlığı bu bölmede bulacak, derin bir kavrama isteğinin gizleri açığa çıkararak duvarların ötesine görünmez kapılar aralayacağı bir muştuyla ikircikli duygularından arınacaktı.  Bunu iliklerine değin duyumsayacak, dillendirilmeden kendiliğinden dökülüveren sözcükler onu gecelerce sınırsız bir denizde ağırlayacaktı:
            “Şu an bir okyanusta yüzüyorum. Kıyıya ulaşıncaya kadar yüzecek ve tırnaklarıma değin arındığımı duyumsayacağım!”
            Kalbi istemsizce atıyordu artık. Ruhundaki sıçramayla birlikte nice süredir varlığına tebelleş olan kasavetin, şakaklarından başlayarak topuklarına kadar bedenini kerte kerte terk ettiğini sınadı:
          “Rüya değildi… Uyanıktım… Kolumu çimdikledim. Melânetin bedenimi terk ettiğini gördüm. Rüya değildi!”
            Gözlerini kapadı:
          “Bu yolda bir nefer olmak istiyorsam bulunduğum yeri kabullenmemeli, sürekli kurtulma planları yapmalıyım.”
            “Allah’ım!” dedi tekrar, “beni görüyorsun, bana yakınsın. Bunu hissediyorum, bunu biliyorum. Beni seviyor ve bana kendini hatırlatıyorsun.”
            Koğuşa dönünceye kadar konuşmadı.
            “Ayda bir arama yapılıyor” dedi komite başkanı, “beş gün sonra yeni bir arama yapılacak. Sonra bir ay vaktimiz var. Ne olacaksa bu bir ay içinde olmalı.”
            “Topalın ranzasının altından başlayalım” dedi birinci üye, “orası koğuşun alt katı ve dipte kalıyor. Fazla giren çıkanı da yok.”
            “Toprağa bir çözüm bulmak gerek” dedi bir diğeri.
            “Tuvaletlerin birini kapatıp oraya dökelim” dedi beşinci üye.
            “Deli olma!” dedi başkan, “suyun kanala döküldüğü yeri denetliyorlar. Kahverengi aktığını görünce topumuzu enselerler!”
            “Toprağı çamur halinde tünelin tavanı ve yan duvarlarına sıvayalım!” dedi birinci üye, “dağıtılan iş elbiselerini çuval olarak kullanırız.”
            “Önce koğuşla koridor arasını kazacak, aradaki betonu kırdıktan sonra koridora geçeceğiz. Daha sonra da bahçeyi kazarak çıkışı bulacağız” dedi başkan, “yalnız, betonu kırmak bizi bir hayli uğraştıracak.”
            Kısa süren sessizliği yine başkanın sesi bozdu:
            “Yaklaşık yirmi metre ama koğuşla koridor arasındaki betonu delmek hiç kolay olmayacak!”
            “Çıkışı bulsak bile nöbetçi kulelerini atlatamayız” dedi dördüncü üye.
            “Sıkı bir gözetlemeyle bu sorunu halledebiliriz” dedi başkan:
            “Çıkışa geldiğimizde aynı anda hem kuleleri hem de projektörleri izleriz. Işığın başka yöne kaydığı ve nöbetçinin bizim tarafa bakmadığı anı yakalayıp süratli bir şekilde koşarız.”
            Sessizliği birinci üye bozdu:
            “Bunun başka bir yolu yok! Sonuna kadar gelip de ufak bir dikkatsizlik yüzünden bir çuval inciri berbat etme lüksümüz yok!”
            “Şimdi dağılalım” dedi başkan, “yarın aynı saatte toplanacak ve görev dağılımını yapacağız.”
            Sekiz mahkûm ranzalarına çekilerek birkaç saat sonra hareketlenecek yeni günü beklemeye başladı. Köpeklerin ürümeleri geceyi bölüyor, hemen hepsi az önce konuşulanların tedirginliğiyle yataklarında döneniyordu.
            Durmaksızın kazıyor, çamuru tünelin tavanı ile yan duvarlarına sıvıyorlardı. Koğuşla koridor arasına geçit açmak on üç günlerini almış, son on güne girdikleri halde bahçeye henüz ulaşmışlardı.
            Toprak yumuşaktı, kahverengiydi. Sarıyor, çabucak çözülüyor, yol gösteriyor, kılavuz oluyordu. Mücadeleyi, azmetmeyi, sabrı öğretiyor, ışığı gösteriyor ve onu vaat ediyordu.
Toprağa dokundukça yaşama isteği kabarıyor, parmakları onu avuçlamanın tatlı telâşıyla titriyordu. İnce bir sızı geçti içinden. Başarabilecek miydi! Yoksa bir ateş olup yakar mıydı onu toprak?
            Gerekirse yanacak, yaşamı bir ceset gibi taşımayacaktı. Buna hazırdı. Bununla sınandığına kuvvetle inanıyordu. Hücrede sınanmış ve yenilmemişti. Çıldırmanın eşiğine gelmiş ama aklını yitirmemişti.
            Dışarıdakiler bu güce inanmadılar. O bir kor gibi içlerini yakmadı. O ateş yüreklerini dağlamadı.
            Demir çubuğu hırsla sallıyor, toprağı avuçları ve tüm bedeniyle geriye itiyordu.
            Sen bereketli bir toprak olacaksın. Bire bin mahsul vereceksin.
            Saçları, elleri ve yüzü çamura bulanmış, takati kesilen kollarıyla öfkeyle kazıyordu. O ihanet etmeyecekti. Her şeyden vazgeçecek, bir tohum gibi toprağa karışacak, kök salacak, filiz verecekti. Bir yerine on olarak çıkacaktı topraktan. On, yüz olacaktı; yüz ise bin.
            Onlar bu cesareti gösteremediler. Sözlerinden döndüler. Tohum olmadan ağaç olmak, rüzgârla çatlamadan, güneşle kurumadan, yağmurla yıkanmadan meyve vermek istediler.
            O, bir tohum olacak. Toprağa kök salacak. İşte önünde bir fırsat! Ona sımsıkı sarılacak.
            Kolunu kıpırdatamıyordu artık. Simsiyah, çamur ve ter içindeki yorgun vücuduyla boylu boyunca girişe, beton zemine yığıldı.
            “Son üç metre ve iki günümüz kaldı” dedi başkan, “buraya kadar kazasız belasız ilerledik, sonrası Allah kerim.”
            “Yolun sonuna geldik” dedi Topal, “son iki gün ve son üç metre!”
            “Savulun biz geliyoruz!” dedi birinci üye keyifle, bağlamasını duvardan indirip tellerini okşadı.
            “Neşeli bir şey çal ulan!” dedi diğeri, sigarasından derin bir nefes çekerek maharetle üfledi, “ırgatlar gibi iflahımız kurudu kazmaktan, yerin altında sıçana döndük be!”
            Sigarasını dudağının kenarına kıstırıp, kollarını iki yana açarak türkünün ritminde dönmeye başladı.
            Ağır bir işçi gibi çalışacaksın. Ağır ağır, bir köstebek gibi toprağa beleneceksin. Su, ter ve
çamur bedenini kuşatacak. Kazıldıkça kabaran, kabardıkça çoğalan toprak tenini bir kadife gibi saracak. Onu kan ter içinde yoğuracaksın. Ağır bir işçi gibi çalışaca…
            Tok bir ses çıkardı demir çubuk. İkinci, üçüncü, beşinci vuruşta devam etti tok ses. Yüreği sıkıştı. Bunu beklemiyordu. Gecenin başlangıcından şafağın sökeceği saate kadar kazmıştı. Yer, geçit vermiyordu. Şakağına saplanan bıçak gibi keskin, kurşun gibi ağır bir sancıyla felçli gibi kilitlendi. Konuşamıyor, kol ve bacaklarını kıpırdatamıyordu. Pusu kurmuş duvar, beyninden parçalar koparmak için fırsat kolluyordu; yer yer derisi dökülen cüzamlı yüzü, kurbanlarının kurumuş kanlarıyla kaplıydı. Al al olmuş bu yüzden sarkan cesetleri gördü. Pul pul dökülen cesetlerin altından kabuk bağlamış yaralar açığa çıkıyor, yeniden kanamaya başlıyordu. Boşluğa çakılı ölü gözlerinde merhametin esamisi okunmuyor, yeni kurbanına haykırıyordu: çıkış yok! Olduğu yerde yüzü çarpılmış bir ifadeyle durdu. Bu daha önce de olmuş, ölü gözlerden boşluğa akan aynı acılı bakış ona haykırmıştı: çıkış yok!
            Sekiz yaşındaydı. Banyonun soğuk yüzeyinde kilidi döndürecek elden medet umuyordu.
Yoksa fayansların sert yüzeyinde katlandıkça katlanan gölgesi istisnasız her şeyi yutacaktı. Elini gölgeden başlayarak sıcağın ve buharın boncuk boncuk terlettiği parlak fayanslarda gezdiriyor, tekrar başladığı noktaya dönüyor, sayıyor ve bir yerinde gizli bir geçit bulunduğunu varsayarak bu noktayı keşfetme oyunu oynuyordu. Bekledikçe bir yoksunluktu çünkü, oynadıkça salâh buluş, hatırladıkça bir uğunma: çıkış yok!
Dördüncü üyenin sesiyle titredi.
            “Bundan sonrası kayalık! Bir sene de kazsak yine delemeyiz!”
            Küfretti Topal. Bir ağız dolusu tükürdü oyuğa.
            “Şimdi boku yedik!” dedi diğeri.
            “Yapacak bir şey yok.Girişi çimentoyla kapatıp hiçbir şey olmamış gibi koğuşa döneceğiz” dedi başkan, “yolun sonu göründü!”
            Çöktüğü yerde başını dizlerine gömerek, koyu bir sessizliğin içinde gün ağarıncaya kadar bekledi. Ne kadar zaman geçti farkında değildi. Nice sonra titremesi kesildi, ağır ağır doğruldu. Yavaş adımlarla koğuş duvarının önüne geldi. Elini sıvası dökülmüş, rutubetli duvarda gezdirerek ansızın yumruklamaya başladı. Her defasında artan bir hızla yumrukluyor ve olanca kuvvetiyle haykırıyordu:
            “Duvarlar Allah’tan daha üstün değil!”
            “Duvarlar Allah’tan daha üstün değil!”
            “Duvarlar…”
            Gözlerini açtı. Karanlıktı. Kıpırdayamıyordu. Sağına soluna dönmeye çalıştıkça bir duvara çarpıyor, hiç kimse o anda içine yayılan bir esrimenin duvarları aşarak göklere ağdığını bilmiyordu.

EDİTÖRDEN

SEMİNERLER

Vakıf faaliyetlerinin en gelenekseli olan seminerler, her yıl güz ve bahar dönemlerinde gerçekleşiyor.

DETAYLI BİLGİ


BİZİ TAKİP EDİN

Vakfımızın düzenlediği programlardan (seminer, sempozyum, panel, vs.) haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakabilirsiniz.