Tanzimat Zihniyeti

Gökhan Çetinsaya

Yeni olan ile eski olanın bir arada bulunduğu ve dolayısıyla da farklılıkların nispeten kolayca idrak edilebildiği geçiş ve dönüşüm dönemleri, düşünce tarihi açısından hayatî önemi hâizdir. Kolektif bilinç açısından bugün büyük oranda içselleştirilmiş ya da kanıksanmış düşüncelerin bir tarihinin olduğunu kavramak bugünü anlamak noktasında geniş açılımlar sağlar. Türkiye özelinde söz konusu tarihin geriye doğru izi sürüldüğü takdirde varacağımız yer, “uzun 19. yüzyıl”, ya da daha özelde Tanzimat dönemidir. Gökhan Çetinsaya’nın Türk Düşüncesi konulu Kış Seminerleri kapsamında yaptığı ve mezkur dönemin siyasî düşüncesini konu alan sunuşu bu itibarla farklı bir ehemmiyet arz ediyor. Çetinsaya’nın sunuşu büyük ölçüde İletişim Yayınları tarafından hazırlanan Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce serisinin birinci cildinde yer alan “Kalemiye’den Mülkiye’ye Tanzimat Zihniyeti” adlı makalesine dayandığı için biz de değerlendirmemizi bu metin üzerinden yapacağız.
19. yüzyılın iki büyük problemi olan gayrimüslim milliyetçiliği/ayrılıkçılığına ve Rus tehdidine bir tepki olarak yükselen Tanzimat zihniyetini; Mustafa Reşit Paşa, Sadık Rıfat Paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa, Münif Paşa, Sadullah Paşa, Mustafa Fâzıl Paşa ve Midhat Paşa gibi bürokrasiden yetişme devlet adamlarının dünya görüşleri çerçevesinde tayin ve tasvir eden Çetinsaya’ya göre, tüm farklılıklarına rağmen bu bürokrat/devlet adamlarının üzerinde mutâbakata vardıkları ortak nokta, dinin ve devletin bekâsı için “eski usullerden vazgeçmek” gerektiği hususudur. Bu çerçevede de özellikle dört kavram ikilisi öne çıkmaktadır: medeniyet ve terakkî, ulûm ve fünûn, kanun ve nizam, hürriyet ve meşveret.
Bu dört kavram ikilisinden en merkezî ve diğerleri üzerinde belirleyici olanı medeniyet ve terakkî kavramlarıdır. Çetinsaya’nın Ahmet Hamdi Tanpınar’dan iktibas ettiği gibi “Tanzimat devrinin ilk ideolojisi medeniyetçiliktir.” Nitekim daha sonra ortaya çıkacak olan Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük gibi fikir akımlarının temelini medeniyetçilik prensibi teşkil eder. 1830’larda ilk defa kullanılmaya başlandığında Türkçe bir karşılık bulunamayan ve “sivilizasyon” şeklinde telaffuz edilen kavramın “medeniyet” şekline dönüşmesi 1850’lerden sonradır (Bugün Türkiye’de artık iyice kanıksanmış olan “medeniyet” kavramının bu denli yeni ve suni olduğunu öğrenmek insanın tüylerini ürpertiyor). Avrupa’daki anlamına paralel olarak Osmanlı fikir dünyasında da medeniyet, tüm insanlık birikiminin kümülatif ilerleyişine tekâbül eden tek boyutlu ve tek yönlü bir çizgiyi ifade etmiştir. Dolayısıyla “terakkî” yani ilerleme kavramı medeniyet kavramının ayrılmaz bir bileşenidir. Medeniyet çizgisinin en müterakkî milleti de Avrupa milletidir. Dolayısıyla Tanzimat aydınının zihninde medeniyet ile Avrupa medeniyeti özdeşleşmiştir. Nitekim Avrupa’nın kendisine bakışı da bu şekildedir. Avrupa “medeniyet” ile kendini tarif ederken, Osmanlı aydını “medeniyet” ile olmadığı ama olmayı arzu ettiği şeyi tasvir etmektedir. Böyle bir algılamanın siyasî ve iktisadî açılımları ise malumdur. Nitekim Çetinsaya’nın da ifade ettiği gibi “Tanzimat dönemi devlet adamları için sömürgecilik ve ırkçılık medeniyetin doğal, haklı ve kaçınılmaz bir sonucu olarak görülür.”
Tanzimat aydının zihninde medeniyet “insanı saadete götüren her şeydir: oteldir, lokantadır, kağıt paradır, müzedir, antikadır, kaldırımdır, trendir, telgraftır, baloya gitmektir, rokfor peyniri yemek, taharetsiz gezmek ya da eşini kıskanmamaktır.” Bu algılamanın farklı tonlarda da olsa bugüne değin süregeldiğini iddia etmek yanlış olmaz. Nitekim bahsedilen gelişmelerin arkasında geniş bir zihniyet ve kültür dünyası, çok derin bir sosyal, siyasî ve ekonomik tarih olduğu gerçeğinin bugün bile layıkıyla kavrandığı söylenemez. Başka bir deyişle Türk modernleşmesi işe sondan başlamış görünüyor. Sebepler üretilmeden sonuçlara ulaşılmak istenmiş bu da “gardırop modernleşmesi” diye tarif edilen son derece sathî ve bir o kadar da garip bir süreci ortaya çıkarmıştır.
Tanzimat döneminde çizilen ve büyük ölçüde sonraki nesillere intikal eden projenin “sathîliği” Tanzimat aydınının ilim ve fen kavramlarına yüklediği anlamdan da çıkarılabilir. Bu anlayışa göre bazı siyasî ve kurumsal reformlarla Osmanlı toplumu kısa bir süre zarfında -ki Tanzimat Fermanı’nda öngörülen süre beş on senedir- bir Avrupa toplumuna dönüştürülebilir. Nitekim Avrupa’yı medenî kılan sahip olduğu ulûm ve fünûndur. Tanzimat zihniyetinde, her ne kadar “âhiretimizi dahi bayındır kılacağı” iddia edilmişse de ilim, medeniyetin unsurları olarak tasvir edilen pratik sonuçları için arzulanmıştır. İlim ve fen güçlü bir ordu, istikrarlı ve gelişen bir ekonomi, sağlıklı bir toplum demektir. Sözkonusu dönemin aydını için bilgi tek ve evrenseldir. Başka bir deyişle bilginin bir varlık ve değer boyutundan bahsedilemez. Dolayısıyla yapılması gereken, Avrupa’nın bilgi birikimini Osmanlı coğrafyasına taşımak ve halkı bu doğrultuda eğitmektir.
Ulûm ve fünûna ilaveten kanun ve nizam da medeniyet ve terakkînin esaslarındandır. Zira keyfî bir yönetimin sürdüğü, kişisel hakların teminat altına alınmadığı ve kanun hakimiyetinin sağlanmadığı bir ortama medeniyetin gelmeyeceği aşikârdır. Avrupa siyasî düşüncesine paralel olarak devletin meşrûiyeti ve devlet ile birey arasındaki ilişkinin mahiyeti Osmanlı aydını tarafından da tartışma konusu yapılmıştır.
Tanzimat döneminde öne çıkan son kavram ikilisi hürriyet ve meşverettir. Kanun ve nizam gibi, hürriyet ve meşveret de Avrupa’daki tartışmaların bir uzantısı gibi görünmektedir. İktisadî gelişme ile birebir irtibatı kurulan bu kavramları en iyi özetleyen Sadık Rıfat Paşa’nın şu sözleridir: “Terakkiyât-ı beşeriyye (…) bütün hürriyet eseridir. Akvâm ve milel bu sayede karîn-i saadettir. Hürriyet olmayınca emniyet olmaz. Emniyet olmayınca sa‘y olmaz, sa‘y olmayınca servet olmaz, servet olmayınca saadet olmaz!”
Yukarıda da ifade edildiği gibi bu kavramların en merkezî olanı medeniyet ve terakkîdir. Bunun çok derin bir sosyal problemin dışa yansıması olduğunu söylemek abartı olmaz. Çetinsaya’nın makalenin başlangıcında Şerif Mardin’den iktibas ettiği bir noktaya dönecek olursak “19. yüzyıl Türk düşünce tarihinden bahsetmek mümkün değildir. Ancak bir 19. yüzyıl ‘düşünce sosyolojisi’nden bahsedebiliriz.” Zira düşüncenin tabiî bir seyir izlediğini söylemek mümkün değildir. Avrupa ile “hesaplaşma” telaşı içerisinde birtakım “olgunlaşmamış” fikirler ortaya atılmış, ya da daha doğru bir ifade ile, Avrupa’dan iktibas edilmiş, suni projeksiyonlar çizilmiştir. Sonraki nesillerde bazı değişiklikler görülmüş olsa da “devleti kurtarma” telaşı içerisinde aynı çizgi devam ettiği söylenebilir. Hatta bugün bile, düşünce hayatı sözkonusu olduğunda, hâlâ Tanzimat döneminin sürdüğünü kim inkâr edebilir?

EDİTÖRDEN

SEMİNERLER

Vakıf faaliyetlerinin en gelenekseli olan seminerler, her yıl güz ve bahar dönemlerinde gerçekleşiyor.

DETAYLI BİLGİ


BİZİ TAKİP EDİN

Vakfımızın düzenlediği programlardan (seminer, sempozyum, panel, vs.) haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakabilirsiniz.