Uluslararası İlişkiler Sosyolojisi

Faruk Yalvaç

22 Şubat 2014

Değerlendirme: Bilal Yıldırım

KAM “Küresele Kuramsal Bakışlar” toplantı dizisinin dokuzuncusunda Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Faruk Yalvaç, uluslararası ilişkiler sosyolojisini konu alan bir konuşma gerçekleştirdi. Yalvaç, konuşmasının başında uluslararası ilişkiler sosyolojisinin anlaşılması için üç hususu ele aldı: (i) sosyoloji ve toplumsal değişim anlayışının uluslararası ilişkilere bakışı; (ii) devletler sistemi, devlet ve toplum ilişkisi bağlamında uluslararası ilişkilerin sosyolojiye bakışı; (iii) tarih ve uluslararası ilişkilerin yapısı. Buradan yola çıkarak Yalvaç, uluslararası ilişkiler tarihsel sosyolojisinin geçirdiği çeşitli aşamaları ortaya koydu.

Yalvaç, bu alanın ortaya çıkışının disiplinler arasındaki bölüşümden kaynaklandığını, toplumsal gerçekliğin parçalar hâlinde anlaşılmaya çalışılmasındaki yanlışlık fark edilince bunun yeniden birleştirilmesine karar verildiğini belirtti ve ekledi: Uluslararası ilişkiler disiplininde bu, pozitivizm sonrası dönemde gündeme gelen bir husustur. Pozitivizm, bizim dışımızda değiştiremeyeceğimiz bir gerçeklik olduğunu ve onu sadece denetim altında tutabileceğimizi yansıtan bir bilim anlayışıdır. Eleştirel bir post-pozitivist uluslararası ilişkiler yaklaşımı ortaya koyan tarihsel sosyoloji ise rasyonel uluslararası ilişkiler anlayışının tarihselleşmesini ve toplumsallaşmasını ifade etmektedir.

Neoliberalizm ve neorealizm benzeri rasyonel uluslararası ilişkiler teorileri, verili bir uluslararası anarşik ortamda, devletlerin çıkarlarını artırmak için hareket ettikleri iddiasındadır. Bu, tarihsel ve sosyal olmayan bir yaklaşımdır. Tarihsel sosyoloji, Yalvaç’a göre, bu anarşi anlayışının, dolayısıyla uluslararası ilişkiler disiplininin tarihselleşmesini ve toplumsallaşmasını içermektedir. Aynı zamanda sosyoloji disiplini de uluslararasılaşmıştır. Bunun anlamı, jeopolitik etkileşimin toplumsala ve toplumsal değişime olan etkisinin incelenmesi gerektiğidir.

Sosyoloji disiplininde “içselcilik” önemli bir sorundur; toplumsal değişime yönelik dışarıdan bir etkinin söz konusu olmadığını varsaymaktır. Yalvaç’ın ifadesiyle bu, “metodolojik ulusçuluk”tur. Klasik sosyoloji teorisi, dünya ekonomisinin dinamiklerinin toplumsal değişime etki etmediğini varsaymıştır. Dolayısıyla iki toplumu birbiriyle kıyas ederek genellemelere ulaşmak isteyen, ama uluslararası sistemik etkilerin toplumsal alana etkilerini hesaba katmayan bir sosyoloji anlayışı söz konusudur.

Charles Tilly, sosyolojideki içselciliğe karşı çıkan ve yöntem sorununa işaret eden en önemli düşünürlerden biridir. Modernleşme teorileri, bütün devletlerin aynı izleği takip ederek aşamalı bir şekilde modernleşeceklerini iddia ederken Tilly, bu pozitivist önermeye meydan okuyarak devletlerin gelişimini önceden öngörme imkânı olmadığını ve dünya ekonomisinin ve uluslararası sistemdeki gelişmelerin de toplumsal değişimin yönüne etki ettiğini savunmuştur.

Yalvaç, uluslararası ilişkiler disiplininde de metodolojik bir “uluslararasıcılık”ın söz konusu olduğunu belirtti. Bu, devlet ile toplumu birbirinden ayıran ve sadece devlet ile uluslararası sistem arasındaki etkileşimi mümkün gören bir yaklaşımdır. Değişim hususunda toplum görmezden gelinerek devletten uluslararası sisteme veya sistemden devlete doğru olan etkileşim esas alınmaktadır. Yalvaç’a göre, Kenneth Waltz’un devletlerin eylemlerini uluslararası yapının belirlediğini ifade eden yapısal realizmi (neorealizm) bunun bir örneğidir.

Tarih, bizatihi devletin veya sistemin tarihselleştirilmesi için değil, uluslararası ilişkilerde bir teorinin doğrulanması veyahut yanlışlanması için kullanılmaktadır. Tarihle ilgili bir başka husus ise günümüz kategorileri ile geçmişin değerlendirilmesidir. 1648 Vestfalya Düzeninin hiç değişmeden bugün için de geçerli olduğu varsayılmaktadır. Bu, tarih dışı ve toplumsal olmayan bir varsayımdır. Yalvaç’a göre bunun sonucu, mevcudun doğallaştırılması ve sonsuzlaştırılmasıdır. Böylece ampirist, bireyci ve iradeci bir tarih anlayışı ortaya çıkmaktadır.

Yalvaç’a göre, bu üç disiplinin içinde bulunduğu söz konusu durum, tarihsel sosyolojinin temel hedeflerinin neler olduğunu da belirlemektedir. Bu amaçla (i) içselcilik ve dışsalcılık sorununu aşacak bir yaklaşım geliştirmek, (ii) jeopolitik yapısalcılığın sınırlarını aşmak ve (iii) dikey ve içsel toplumsal ilişkiler ile yatay ve dışsal çatışmaları bir araya getirmek gerekmektedir.

Yalvaç, bu genel çerçevede uluslararası ilişkiler sosyolojisinin uluslararası ilişkiler disiplininde üç aşamada gerçekleştiğini belirtti: (i) Yeni-Weberci yaklaşım, (ii) Marksist yaklaşım ve (iii) Batı-merkezli olmayan ve toplumlar arası ilişkilere odaklanan bir uluslararası ilişkiler tarihsel sosyolojisi. İlk ikisi özünde Batılı yaklaşımlar olduğu için, Doğu toplumlarını da kuşatarak sistemin bütününü anlamamıza yarayacak ve ontolojik varsayım olarak toplumlar arası ilişkilere odaklanacak bir yaklaşıma ihtiyaç vardı.

1980’lerdeki Yeni-Weberci yaklaşımla uluslararası ilişkiler sosyolojisi gelişmeye başlamıştır. Yeni-Weberciler, Weber’in devleti kurumsal ve dolayısıyla bağımsız bir yapı olarak gören devlet tanımını alarak, uluslararası sistemin ve devletler arasındaki savaşın toplumsal değişimdeki yerini incelemişlerdir. Bu akımın öncülerinden Theda Skocpol, uluslararası sistemdeki savaşların ve devletlerden gelen baskıların, toplumsal devrimlere neden olduğunu düşünürken; Charles Tilly, Anthony Giddens ve Michael Mann gibi sosyologlar ise sosyolojinin içselciliğini aşan yeni toplumsal değişim modelleri geliştirmişlerdir. Bunun uluslararası ilişkilere katkısı, realist bir uluslararası ilişkiler anlayışını bir toplumsal değişim anlayışıyla birleştiren, böylece her iki disiplinin kendi ilgi alanını diğerinin ilgi alanına dâhil eden sınırlı bir katkı olmuştur. Marksist tarihsel sosyoloji ise, Weber’de olduğu üzere devleti kurumsal bir birim değil, aksine kapitalist sistemin bir aracı olarak görmüştür. Marksist tarihsel sosyoloji de metodolojik ulusçuluğu içinde barındırmaktadır. Dolayısıyla Marksizmde de bir uluslararası anlayış yoktur. Üçüncü aşamayı teşkil eden tarihsel sosyoloji ise ilk ikisinin Batı-merkezciliğini aşarak toplumlar arası ilişkilere odaklanan bir uluslararası ilişkiler anlayışı ortaya koymuştur.

Günümüz tarihsel sosyoloji tartışmalarının iki odak noktası bulunmaktadır: Birincisi, devletler sistemi ve kapitalizm ilişkisi olup bu kendi içinde üçe ayrılmaktadır: (i) Kapitalizm devletler sistemini belirler, (ii) bu ikisi arasında hiçbir ilişki yoktur ve (iii) göreceli olarak birbirinden bağımsız ama iç içedirler. İkincisi, güç dengesi kavramının realizmin klasik, durağan uluslararası ilişkiler anlayışını yansıtan bir kavram olduğunu, bunun tarihsel ve toplumsal olmayan bir olguya göndermede bulunduğu belirtmektedir. Bunun yerine Justin Rosenberg “eşitsiz ve bileşik gelişme” kavramını geliştirmiştir.

Rosenberg’e göre, dünya toplumları eşitsizdir; fakat bu eşitsizlik bileşik bir şekilde gerçekleşmektedir. Evrensel ve tek bir gelişme çizgisi tarif etmek mümkün değildir; her toplum kendi yöntemlerini geliştirir. Bu nedenle değişimin ve gelişimin yönü açıktır. Rosenberg, uluslararası sitemin anarşik yapısını savunan kimselerce, getirdiği yaklaşımın anarşi anlayışından bir farklılığı olmadığı noktasında eleştirilir.

Yalvaç, son olarak, buradaki asıl tartışmanın bir yaklaşımın Marksist olup olmamasıyla değil, aksine yapı ile fail arasında hangisine öncelik verildiğiyle ilgili olduğu ifade etti. “Değişmeyen toplumsal yapılar varsaymak mümkün müdür, yoksa tarihselliği ve değişimi önceleyen, bağlamı odak alan fail temelli yaklaşımları mı benimsemek gerekir?” sorusunu gündeme getirerek tüm sosyal bilim kitaplarındaki tartışmanın özünün işte bu tartışmadan kaynaklandığını vurguladı. Yalvaç’a göre bu noktadaki diğer bir husus, ekonomi ile politika arasındaki ilişkidir. Bir yazarın bu ikisi arasında aldığı konum, onun görüşlerini belirlemektedir. Uluslararası ilişkiler sosyolojisinin katkısı ise toplumsal bir uluslararası değişim anlayışı önermesidir, toplumsal bir dış politika ve toplumlar arası etkileşimi temel alan bir uluslararası sistem anlayışı ortaya koymasıdır.

EDİTÖRDEN

SEMİNERLER

Vakıf faaliyetlerinin en gelenekseli olan seminerler, her yıl güz ve bahar dönemlerinde gerçekleşiyor.

DETAYLI BİLGİ


BİZİ TAKİP EDİN

Vakfımızın düzenlediği programlardan (seminer, sempozyum, panel, vs.) haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakabilirsiniz.